• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
MESCİD VE CAMİLERİN TARİHİ SÜRECİ

MESCİD VE CAMİLERİN TARİHİ SÜRECİ

Mescid kelimesi Kur an da tekil ve çoğul olarak ayrıca sıfat tamlaması şeklinde birçok yerde geçer. Kabe ve çevresini ifade eden Mescid-i Harâm on beş yerde, Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Küba'nın kastedildiği 'takva temeli üzerine kurulu mescid" (et-Tevbe 9/108), Kudüs hareminin kastedildiği Mescid-i Aksa (el-İsrâ 17/1) ve münafıkların Hz. Peygambere suikast tertiplemek üzere bina ettikleri Mescid-i Dırâr (et-Tevbe 9/107) birer âyette zikredilmektedir. Mescid kelimesinin çoğulu olan mesâcid Kur'an’da altı yerde geçer. Buralarda genel olarak mescidler kastedilmekle beraber kelimenin aynı zamanda mimli masdar ve alet isminin de çoğulu olması sebebiyle. "Secdeler Allah içindir" (el-Cin 72/18) âyeti, "Secde organları veya secde yerleri (mescidler) Allah'ındır" şeklinde de anlaşılabilir.

Kehf süresinde geçen ve Ashâb-ı Kehf’in üzerine yapılan binanın mescid olarak zikredilmesi (18/21), Ehl-i kitab ın peygamber ve azizlerinin kabirleri üzerine yaptıkları binaları bu şekilde adlandırdıklarını ve bunların içinde ibadet ettiklerini gösterir. Nitekim Ümmü Habîbe ve Ommü Seleme Habeşistan'a hicret ettiklerinde resimlerle süslenmiş böyle mescidler görmüşlerdir. Bu durumu Hz. Peygamber e haber verince Resûlullah, Hıristiyanların içlerinden sâlih bir kişi öldüğünde onun kabri üstüne mescid inşa ettiklerini ve içine resimler yaptıklarını bu kişilerin kıyamet gününde mahkukatın en kötüleri olacağını belirtmiş, bu hareketlerinden dolayı yahudi ve hıristiyanları lânetlemiştir.  (Buhârî. "Şalât", 45; 54. Müslim, "Mesâcid', 16-23)

Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından inşa ettirilen büyük camilere "selâtin camileri", vezirler ve diğer devlet ricali tarafından yaptırılan orta büyüklükteki camilere bânisinin adına izafeten sadece cami, küçük olanlara da mescid denilmiştir.

Batı dillerinde cami karşılığı olarak kullanılan mosque, mosquée vb. kelimelerin mescidin farklı telaffuzundan doğduğu söylenmektedir.

"Namaz kılınan yer" demek olan musalla, Hz. Peygamber döneminde bayram ve cenaze namazı kılınan yerler için kullanılmıştır. Yol boylarındaki üstü açık mescidlere ise Farsça'da namazgâh denilmiştir.

Kur’an’da biri çoğul (mehârib) olmak üzere beş yerde geçen mihrâb kelimesi de dilcilerin çoğuna göre mescid anlamındadır.

İlk Camiler:

  1. İslâm Önces:Hz. Âdem'in yeryüzüne ilk ayak bastığı yer kabul edilen Serendib'de (Seylan) Âdem tepesinde bulunan dev bir ayak izi burada yaşayan Budistler'ce Buda'ya, Hindülar'ca Şiva'ya, Müslümanlarca da Hz. Âdem'e izâfe edilir. İbn Haldûn, Serendib'de Hz. Âdem'e nisbet edilen bir mescidden söz edildiğini, ancak bunun güvenilir bir rivayet olmadığını söyler. Burada Hz. Âdem'e mahsus bir mescidin bulunması mümkünse de Kur'an'ın bildirdiğine göre "insanlar için inşa edilen ilk beyt (mâbed)” Kabe'dir. Rivayete göre onun da ilk banisi Hz. Âdem'dir. Ebû Zerr’in sorduğu sorular üzerine Hz. Peygamber yeryüzünde ilk mescidin Mescid-i Harâm, ikincisinin ise Mescid-i Aksa olduğunu açıklamıştır. Aynı hadiste aralarının zaman olarak kırk yıl olduğunun belirtilmesi. Hz. İbrahim ve Süleyman'ın eski temelleri üzerine bunları yenilediklerini göstermektedir. Bu mescidlere "beyt" denilmiş. Kâbe için el-Beyt, Beytülharâm, Beytülatik ifadeleri kullanılmıştır. Batlamyus’a izâfe edilen Asya'nın "altıncı haritası'nda Makoraba (mâbed) adıyla kaydedilen Mekke, Eskiçağlardan beri mescidin yeri olarak bilinmekteydi.

  2. İslâm'ın Ortaya Çıkışından Sonra: 
    a) Hicretten Önce.
    Hz. Peygamber İslâmiyet'i tebliğe başladığı zaman Mekke müşriklerinin büyük bir tepki gösterdiği bilinmektedir. Kendisine yapılan baskı ve hakaretlere rağmen zaman zaman Mescid-i Harâm'da Hacerülesved ile Rüknül-yemânî arasında namaz kılardı. İlk müslümanlar Dârülerkam'ı bir mescid haline getirmişlerdi. Ayrıca evlerinde, vadilerde gizlice ibadet ediyorlardı. Hz. Peygamberin mirbed denilen ağılların, harmanların temiz bölümlerinde namaz kıldığı rivayet edilir.

Hz. Ebu Bekir'in Mekke'deki evinin bahçesinde kendisi için yaptığı küçük mescid, özel olmakla beraber bir müslüman tarafından inşa edilen ilk mesciddir. Yanık sesiyle Kur an okuyan Hz. Ebu Bekir, müşrik çocuk ve kadınlarının İslâm'a sempati duymasına vesile oluyor, bu da müşriklerin tepkisini çekiyordu. Hz. Ömer İslâmiyet'i kabul ettikten sonra müslümanlar Mescid-i Harâm'da açıkça namaz kılmaya başladılar.

Bazı rivayetler, Hz. Peygamberin hicretinden önce Medine'de mescidler yapıldığını göstermektedir. Akabe biatlarından sonra müslümanların sayısı artınca Medine'de mescide ihtiyaç duyulmuştu. Akabe'de Resül-i Ekrem'e ilk biat eden Ebu Ümâme Es'ad b. Zurâre. Mescid-i Nebevi’nin yapıldığı arazideki bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescid haline getirmişti. Kıblesi Kudüs'e doğru olan bu mes- cidde Ebu Ümâme arkadaşları ile birlikte namaz kılardı. Hicretten önce burada cuma namazı da kılınmıştır (İbn Sa d I. 239).

İlk muhacirler Kubâ'ya geldiklerinde burada bir mescid yapmış ve Ebu Hu- zeyfe'nin âzatlısı Salım ın arkasında namaz kılmışlardı. Hz. Peygamberin Medine'de ilk cuma namazını Beni Sâlim in mescidinde (Mescid-i Âtıke) kıldığına dair rivayet de (İbn Şebbe. I, 68) onların hicretten önce mescidlerının olduğunu göstermektedir.

  1. b) Hicretten Sonra. Medine ve Civarında Yapılan Mescidler.  Peygamber hicret yısı arttı. İbn Battûta Emeviyye Camii'n- de yetmiş müezzin bulunduğunu kaydeder.

Hz. Peygamber, ashabın istekli anlarını gözeterek belli zamanlarda camide vaaz veriyordu; Abdullah b. Mes'ûd da bunu örnek alarak etrafında toplananlara haftada bir gün vaaz etmeyi uygun bulmuştu. Hz. Ömer döneminde Temîm ed-Dârî, halife cuma namazı için camiye gelmeden önce vaaza başlardı; Hz. Osman döneminde de kendisine haftada İki defa vaaz etme izni verilmişti ki bu zat ilk kâs (kıssacı vâiz, çoğulu kussâs) olarak kabul edilir. Vâiz ve kâs tabirleri çok defa birbirinin yerine kullanılırsa da kussâs. daha çok dinleyici toplamak maksadıyla anlatımlarına asılsız hikâye, efsane ve masallar karıştırdıkları için vâiz- lerden ayrı değerlendirilmiş ve kendilerine iltifat edilmemesi istenmiştir. Hz. Ali'nin Basra Camii nden kussâsı kovduğu rivayet edilir. Ancak kussâs, hemen her dönemde camilerde vâiz olarak konuşmalar yapmıştır. Nitekim Abbasiler döneminde kussâs camilerde resmen görev yapıyordu. Fâtımîler'de de aynı durum devam etmiştir.

Camilerde kâri (çoğulu kurrâ) tarafından Kur'an tilâvet edilmesi âdetine Emevîler döneminden itibaren rastlanmaktadır. İbn Cübeyr'e göre Emeviyye Camii’nde kurrâ sabah ve ikindi namazlarından sonra düzenli bir şekilde Kur'an okurdu. Özellikle cuma vb. günlerde Kur'an tilâvetine önem verilirdi. Osmanlılar da selâtin camilerinde cüzhan adı verilen kâriler namazlardan önce Kur'an'dan birer cüz okurlardı. Selâtin camilerinde cüzhanlar için müstakil kürsüler yapılmıştı. Bunlar vâiz kürsülerinden daha küçük olup genellikle iki duvar arasına yerleştirilmişti. Bazı cami ve türbelerde ise ücretleri bir vakıf tarafından karşılanan ve gece gündüz aralıksız bir şekilde nöbetleşe Kur'an okuyan kariler bulunurdu.

Hz. Peygamber'in mescidini süpüren zenci bir kadın veya erkeğin bulunduğu nakledilir. Daha sonra bu iş için hademeler çalıştırılmıştır. Bunların sayısı caminin büyüklüğüne göre değişiyordu. Meselâ 300 (912) yıllarına doğru Kudüs Camiinde 140 veya 230 hademenin bulunduğu kaydedilmektedir. Hademe sayısının çok olduğu durumlarda iş bölümü yapılıyordu. Kayyım tabiri ise aslında temizlik, lambaların yakılması, suların taşınması gibi işlere nezaret eden, mum, lamba yağı, temizlik malzemesi vb. cami ihtiyaçlarını tesbit ve temin eden kişiye delâlet ediyor olmalıdır. Bazen imam, hatip, hatta kadı caminin kayyımlığını da yapıyordu. Buna karşılık kayyımlar doğrudan doğruya hademelerin yaptığı temizlik işleriyle de uğraşmışlar ve sonraları kayyım tabiri bu manada kullanılmıştır.

Osmanlı döneminde cami personelinde gerek tür gerekse sayı bakımından önemli bir artışın olduğu gözlenmektedir. Köy ve mahalle camilerinde ücretini cami vakfından alan bir imam ve müezzin bulunmakta, küçük ve geliri sınırlı olan camilerde ise sadece imam görevi ifa etmekteydi. Bunun yanında vezirlerin, ağa ve paşaların, bazı varlıklı kimselerin inşa ettirdiği camilerde cami vakfından ücret alarak görev yapan personel sayısının arttığı görülmektedir.

Diğer taraftan çok geniş vakıflara sahip selâtin camilerinde görevli sayısı oldukça fazla idi. Meselâ III. Murad'ın Manisa'da inşa ettirdiği Muradiye Camii’nde iki imam, bir hatip, bir vâiz, dokuz müezzin, doksan dört cüzhan, otuz iki hademe olmak üzere toplam 139 kişi cami vakfından çok farklı seviyelerde ücret almaktaydı. Süleymaniye Camii'ndeki görevli sayısı ise daha fazla idi. Süleymaniye Külliyesi'nden ücret alan toplam 936 kişiden 303'ü doğrudan Süleymaniye Camii’nde bağlıydı. Bunların içerisinde imam, müezzin, hatip, vâiz, kayyim, ferrâş gibi cami hizmeti ifa edenlerin sayısı ancak yirmi otuz kadardı. Bunun dışında sayıları yüzleri bulan cüzhan, devirhan, en'âm- han, musallihan gibi hizmetliler ise ilim tahsil edenlere, bazı tarikat erbabına tahsis edilen cüzi burs niteliğinde daha az bir ücret alıyorlardı. 17-18.yüzyıllarda camilerde kürsü şeyhliği, dersiâmlık gibi görevlere de rastlanmaktadır. 

Osmanlılar da bütün cami personeli askerî zümre kapsamına alınmış, böylece kendilerine vergilerden muafiyet ve başka imtiyazlar tanınmıştır. Diğer taraftan teşrifat defterlerinde, özellikle selâtin camilerinin vaiz, hatip ve imamlarına devlet protokolünde yer verildiğine dair bilgilere rastlanmaktadır. Hicret sırasında Medine'ye 2 mil kadar uzaklıkta olan Kuba’da Beni Amr b. Avf yurdunda Külsüm b. Hidm'in evinde bir müddet misafir oldu ve bir mescid inşa ettirdi. Temeli bir nevi merasimle atılan mescid, 66 x 66 zirâ ebadında dört duvardan ibaret bir yapı idi. Süheylfnin kaydettiğine göre bu mescidin inşasını Hz. Peygambere tavsiye etmesi, mescid için taş toplaması ve yapılırken büyük gayret göstermesi sebebiyle Ammâr b. Yâsir'in İslâm'da ilk mescidin bânisi olduğu söylenmiştir.

Hz. Peygamber Kubâ'dan Medine'ye doğru giderken yanlarından geçtiği kişiler kendisini davet ettiler. Ancak Resûl-i Ekrem devesinin serbest bırakılmasını istedi ve mescidin yapılacağı yerin tesbitini kastederek onun görevli olduğunu söyledi. O deve Mâlik b. Neccâr'ların evlerinin önünde bir düzlükte çöktü. Hz. Peygamber bu yeri Sehl ve Süheyl adlarındaki iki yetimden satın alarak Mescid-i Nebeviyi yaptırdı. Bu mescidin temeli de Kubâ'da olduğu gibi bir nevi merasimle atılmış ve Hz. Peygamber inşaatta bizzat çalışmıştır. Mescid-i Nebevi’nin ilk ölçüleri 100 x 100 zirâ idi. İlk yapının 60 x 70 zirâ ebadında olduğu ve sonradan genişletildiği de rivayet edilir. Daha Hz. Peygamberin hayatında 200 x 200 zirâa (yaklaşık 90 x 90 m.) ulaştığı rivayeti ise doğru değildir. Mescidin arka kısmında fakir sahâbilerin barınması için Suffe adıyla bir yer ayrılmış, doğu duvarı boyunca Hz. Peygamber ve ailesine ait zamanla sayılan dokuza çıkan odalar inşa edilmiştir. Yedi ay kadar süren inşaat sırasında Hz. Peygamber Ebu Eyyüb el-Ensâri’nin evinde misafir kalmıştır.

Hz. Peygamber mahallelerde ve kabilelerin içinde müslümanların sayısı artınca buralarda mescidler inşa edilmesini emretti. Kısa bir müddet sonra Medine ve çevresinde birçok mescidin yapıldığı kaydedilmektedir. İbn Şebbe, bazılarında Hz. Peygamberin de namaz kıldığı bu mescidlerin bir kısmını zikreder. Mescid-i Nebevi ile Mescid-i Kubâ dışında Medine'de dokuz mescid vardı. Buralarda vakit namazları kılınmakla beraber cuma namazı sadece Mescid-i Nebevi’de kılınmaktaydı.

Mebzûl, Mescid-i Sâide Mescid-i Ubeyd, Mescid-i Seleme. Mescid-i Râbih. Mescid-i Züreyk, Mescid-i Gıfâr, Mescid-i Esiem. Mescid-i Cûheyne. Bunlardan bir kısmının yeri ve kıblesi bizzat Hz. Peygamber tarafından tesbit edilmiştir.

3-Civar Kabilelerdeki Mescidler: Çeşitli kabileler İslâmiyet'i kabul ettikçe bulundukları yerlerde kendi adlarıyla anılan mescidler yapılmıştır. Buhârî, Hz. Peygamber zamanında mescidlerin kabilelere nisbet edildiğini ve bunun câiz olduğunu göstermek İçin eserinde, Medine'ye oldukça uzak kabilelerde dahi camilerin yapıldığı anlaşılmaktadır. Mescid-i Nebeviden sonra içerisinde ilk cuma namazı kılınan mescid, Benî Abdülkays yurdundaki Cüvâsâ Mescidi’dir. Arap yarımadasının doğusunda bugünkü Riyad ve Zehrân arasındadır. Benî Abdülkays'ın erken dönemde müslüman olduğu dikkate alınırsa mescidlerin daha o zamanlar çok geniş bir alana yayıldığı söylenebilir. Arkeolojik kazılar sonucunda bu mescidin yeri tesbit edilmiş ve temelleri açığa çıkarılmıştır. Mescidin abdest almak için yapılmış bir çeşmesinin olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber gönderdiği askeri birliklere, gittikleri yerlerde mescidi bulunan bölgelerin halkına dokunmamalarını emrederdi. Nitekim Yelemlem'de oturan Cezîmeoğulları, üzerlerine gelen Hâlid b. Velîd’e müslüman olduklarını ispat etmek için mescidierini göstermişlerdi. Aynı şekilde Kızıldeniz sahilinde Kadîd yakınında ve Müreysî su kaynağı civarında oturan Benî Mustalik topraklarında da mescidler yapılmıştı.

İslâmiyet'i kabul eden kabilelerin bir kısmı eski mâbedlerinin yerine cami yapmışlardır. Tâifte Sakif kabilesi, camilerini daha önce Lât'ın bulunduğu yere inşa etmişti; bir rivayete göre ise bunu bizzat Hz. Peygamber istemiştir. Bazı eski mâbedlerin taşları da putlarla birlikte mescidlerin yapımında kullanılmıştır. 

4-Hulefâ-yi Râşidîn Döneminde Mescidler: Fethedilen Yerlerde Mescidler islâmiyet Hulefâ-yi Râşidîn döneminde doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir alana yayıldı. 'Allah'ın mescidierini ancak Allah'a ve âhıret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder' Tevbe 9/181 meâlindeki âyetten ve Hz. Peygamberin 'Kim Allah rızâsı için bir mescid yaptırırsa Allah da bunun karşılığında ona cerınette bir köşk ihsan eder' hadisinden ilham alan Hulefa-yı Râşidîn, ilk merhalede Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevi’de bazı yenileme ve genişletme çalışmaları yaptılar.  Kudüsü fetheden Hz. Ömer Mescid i Aksanın bir çöplük haline getirilmiş olan yerini tesbit ettirerek burada büyük bir mescid yaptırmıştır. Basit bir yapısı olmasına rağmen bu mescidde 3000 kişi namaz kılabiliyordu. Hz. Osman Mescıd-i Nebeviyi daha da genişletip kaliteli inşaat malzemesi kullanmak suretiyle yeniden inşa ettirmiştir.

Müslümanların eline geçen yerlerde -fethediliş şekline göre- ya eski mâbedler kısmen veya tamamen camiye çevriliyor veya mâbedler olduktarı gibi bırakılarak sadece yeni mescidler bina edilmek üzere bir arazi ayrılıyordu.

Hulefâ-yi Râşidîn'in uygulamaları daha sonraki dönemlerde örnek teşkil etmiştir. İslâm idaresine bağlanan şehirlerin halkıyla yapılan anlaşma şartlarına uygun olarak mâbedler muhafaza edilmiş ve halkın ibadetlerini serbestçe yapmasına izin verilmiştir.

5-Yeni Kurulan Şehirlerde Mescidler: İslâm topraklan genişleyince yeni yerlerin fethedilebilmesi ve fethedilen yerlerin muhafazası için özellikle askeri amaçlı yeni yerleşim merkezleri, ordugâh şehirleri kurulmuştur. Bunların ilk örnekleri Küfe, Basra ve Fustat'tır. Küfe,. Hz. Ömer'in emriyle yer seçimi için uzun bir araştırmadan sonra Sa'd b. Ebû Vakkâs tarafından kurulmuştur. Şehir planında önce cami yeri tespit edilmiş, güçlü bir okçuya dört yönde oklar attırılarak bunların düştüğü yerin ötesine evlerin yapılmasına izin verilmiştir. Ana yollar 40, yan yollar 20 ve ara sokaklar da en az 7 zira olarak planlanmıştı. Mugire b. Şu'be tarafından genişletilen Küfe Camii’ni daha sonra Ziyâd b. Ebîh büyük masraflarla tamir ettirmiştir. Cami 40.000 kişiyi alabilecek büyüklükte yapılmıştır. Her bir sütunu için 500 dirhem harcayan Ziyâd zemine mozaik döşetmiştir.

Basra'nın yeri Utbe b. Gazvân tarafından tesbit edilmiş ve burada 14 (635- 36) yılında sazdan bir cami yapılmıştır. Savaşa gidileceği zaman saz evler ve cami toplanıp bir yere yığılır ve dönüşte tekrar kurulurdu. Ebû Müsâ el-Eş'ari valiliği sırasında camiyi ve vali konağını kerpiçten yaptırmış, tavanını ise otlarla kapattırmıştır. Basra Camii de Ziyâd tarafından genişletilerek yenilenmiştir.

Fustat bugün Kahire’nin bulunduğu yerde harabeler üzerine kurulmuştu ve adım muhtemelen başlangıçta meskenin oluşturan çadırlardan (fustat) almaktaydı. Hicretin 21. yılında şehirde Amr b As kendi adıyla anılan bir cami İnşa ettirdi.

Hz. Öme, yeni kurulan yerleşim merkezlerinde bir merkez camilerin bulunmasını ve kabileler için ayrı mescidler inşa edilmesini İstemiştir. Vakit namazlarının kabile veya mahalle mescidlerinde de kılınabileceğini belirtmiş, cuma günü ise herkesin büyük camide toplanmasını emretmiştir. Ebû Mûsâ, Sa'd ve Amr'a da buna dair mektuplar göndermiştir. 

6-Hulefâ-yi Râşidîn'den Sonra Mescidler: Emeviler ve Abbasiler zamanında mescidler sayıca arttı ve mimari açıdan büyük gelişme gösterdi. Bu dönemde binlerce cami ve mescid inşa edilmiştir. Eskiden basit inşaat malzemesiyle yapılmış olanlar daha kaliteli malzemelerle yenilendi.

İslâm dünyasının her tarafında zamanla birçok cami İnşa edilmiştir, Daha sonraki asırlarda devlet adamları güçlerinin simgesi olarak muhteşem camiler inşa ettirdikleri gibi bazı kişiler de cami yaptırmaya özel bir gayret göstermişlerdir. Böylece şehirlerdeki cami sayısı hızla artmıştır. Hicri V. (XI.) yüzyılın başlarında Hâkim-Biemrillâh zamanında Mısır'da 800 cami, aynı yüzyılın ortalarında Bağdat'taki yüzlerce küçük mescidin yanında altı cuma camii vardı.

Fustat'ta kuruluş yıllarında cuma namazı sadece iki camide kılınıyordu. Bunlar Amr b. Âs ve el-Asker camileriydi. 259'da (873) el-Asker Camii yerini Ahmed b. Tolun Camii’ne bıraktı. 971’de bunlara Ezher Camii eklendi ve cuma camii sayısı üçe çıktı. 990’da Hâkim – Biemrillâh, Maks ve Râşide camilerini inşa ettirdi. Türklerin hâkimiyeti döneminde cami sayısı 130 a ulaştı.  

Osmanlılar döneminde de başta Bursa, Edirne ve İstanbul olmak üzere gelişen mimari üslûplarıyla birçok cami ve mescid yapılmıştır. 

 

CAMİNİN FONKSİYONLARI

 

  1. Mabed Olarak Cami ve Caminin Kutsiyeti.Mescid başlangıçta idare, eğitim ve öğretim merkezi gibi değişik amaçlar İçin kullanılmışsa da onun asıl fonksiyonu bir mâbed oluşudur.

İslâmiyet'te bütün yeryüzü mescid kabul edilmekle beraber namazların cemaatle camide kılınması, gerek sevap bakımından gerekse sosyal yönden büyük bir önem taşır. Ashaptan bazıları, farz namazları evlerde kılıp camiye gitmemeyi Hz. Peygamberin sürınetini terketme olarak yorumlamışlardır. Cuma ve bayram namazları ise mutlaka cemaatle kılınır. İslâmiyet yılda bir defa her renkten ve sınıftan müslüman cemaatin ilk mescidde (Mescid-i Haram) dünya çapında, her cuma da merkezî camilerde bölge çapında bir araya gelip topluca ibadet etmesini emretmiştir.

İbadet için belli bir yere çekilmeyi ifade eden i'tikâfa en elverişli mekânlar Kur an a göre camilerdir. Hz. Peygamber her ramazan ayında Mescid-i Nebevi’de kurulan özel bir çadırda i'tikâfa girerdi.

Hz. Peygamber'in bir hadisine göre, adının anıldığı ve kendisine kulluk görevinin yerine getirildiği yerler olarak mescidler Allah'a en sevimli mekânlardır.

 

 

2-Eğitim-Öğretim fonksiyonu: Hz. Peygamber in, bir gün mescide girdiğinde cemaatin bir kısmını dua ve zikirle, diğer bir kısmını İlimle meşgul halde görüp. "Ben muallim olarak gönderildim" diyerek ilimle meşgul olanların yanına oturması Asr-ı saâdet'te mescidin eğitim ve öğretim alanındaki fonksiyonunu göstermeye yeterlidir.

İslâm'da ilk eğitim ve öğretim faaliyetleri Mekke döneminde Dârülerkamda başlamış, Medine'de Mescid-i Nebevi’nin inşasından sonra buna hız verilmiştir. Mesciddeki öğretim faaliyetleri "meclis” kelimesiyle İfade edilir.

Mescidde barınan ve sayılan zaman zaman 400'e kadar çıkan ashâb-ı Suffe, vakitlerinin büyük bir kısmını öğrenimle geçiriyordu. İçlerinden bir kısmı sırf bunun için ticaret zanaat ve tarım gibi işlerden çekilmiştir.

Mescidde eğitim ve Öğretim sadece erkeklere münhasır değildi; kadınlar için de Mescid-i Nebevi"de ayrı bir gün tahsis edilmişti. 

Merv'deki on kütüphanenin ikisi camide bulunuyordu. Vakıf eserlerden oluşan, Aziziye ve Kemâliye denilen bu İki kütüphaneden sadece birincide 12.000 civarında kitap vardı. Mısır camilerinin bazılarında oldukça büyük kütüphaneler mevcuttu.

Camilerin eğitim ve öğretim mahalli olarak kullanılması geleneği Osmanlılarda da başlangıçtan beri benimsenen ve devam ettirilen bir uygulama olmuştur. Osmanlı medreselerinde mevcut odalarda (hücreler) öğrenci ikamet etmekte, medrese dershanesinde belirli dersleri görmekte, bunun dışında genel dersleri camilerde takip etmekteydi. Takrir şeklinde halka açık olarak verilen bu dersler için XVII. yüzyıldan itibaren dersiâmların tayin edildiği bilinmektedir. Osmanlı Devletinin yıkılmasına kadar aralıksız süren bu usule Cumhuriyet döneminde de devam edilmiştir.

Bunun yanında hat meşki, Kur'an tâlimi ve hıfzı gibi uygulamalı derslerin camilerde verildiği de bilinmektedir. Hatta o dönemde İstanbul'da bazı camiler geleneksel olarak yerleşmiş dersleriyle meşhur olmuştur. Meselâ Nuruosmaniye ve Amasya Beyazıt gibi bazı camilerde hat meşkedilirdi. Nitekim Ârif Efendi Nuruosmaniye'de verdiği hat dersleriyle tanınmıştır. Bu dersler bazen camiye bir kapı ile açılan bitişik odalarda yapılırdı.

Osmanlı camilerindeki eğitim ve kültür faaliyetlerin) tamamlayan önemli bir unsur da çok yaygın olarak görülen camilerde kütüphane tesisi geleneğiydi. Cami derslerini takip eden talebe ve namaz vakitleri arasında boş vakti olan cemaat için bu kütüphaneler çok faydalı olmuştur.

Osmanlılar da özellikle 16-17. yüzyıllarda medreselere tayin edilecek müderrisler arasında yapılan yarışma imtihanları ile İlgili olarak müderrislerin uygulamalı dersleri genellikle Fâtih, Süleymaniye ve Beyazıt gibi büyük camilerde halka açık olarak yapılmaktaydı. 

Osmanlı döneminde şehir, kasaba ve köylerde sıbyan mektebi olmayan yerlerde camilerin çocukların eğitimi için okul olarak kullanılması çok yaygındı. Bu gelenek, özellikle 1950'lerden itibaren yaz aylarında ilkokul öğrencilerine camilerde Kur'an öğretilmesi ve bazı sürelerin ezberletilmesi şeklinde devam etmektedir.

 

3-Caminin Devlet Müessesesi Olarak Hizmetleri: 

  1. a) Siyasetin Merkezi Olarak Cami.İslâm dininin tebliğcisi olduğu gibi İslâm devletinin de başkanı olan Hz. Peygamber'in evi mescide bitişik bulunuyordu ve cami ile evini dinî ve idari münasebetler yönünden âdeta bütünleştirmişti. İslâm açısından din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmazlığının bir ifadesi olan Hz. Peygamber'in bu uygulaması, daha sonraki dönemlerde de uzun bir süre devam etti. Dârülimâre denilen hükümet konaklan cami yanında inşa ediliyordu.

Hz. Peygamber'in devlet yönetimiyle ilgili meseleleri mescidde görüşüp kararlar alması ve orada bu kararlan halka duyurması sürıneti kendisinden sonra devam etmiş, devlete ait idare binaları yapıldığında da bu âdet sürmüştür. Halifeler başşehrin merkez camiinde imamet görevini yerine getiriyor ve idarede minberden büyük ölçüde faydalanıyorlardı. Minber başlangıçta merkezi idarenin bir sembolü idi ve sadece Mescid-i Nebevi’de bulunmasına izin verilmişti. Hz. Ömer, valiliği sırasında Mısır da minber yaptırmak isteyen Amr b. As’a müsaade etmedi. Hz. Ebu Bekir' den itibaren halifeye biat minberde yapılıyordu. Halife de biattan sonra idarede takip edeceği genel prensipleri minberde okuduğu ilk hutbe ile ilân ederdi. Minber bu fonksiyonuyla anayasaya sahip toplumlarda üzerinde devlet siyasetinin açıklandığı kürsülere benzetilmiştir. Hz. Osman muhaliflerine karşı kendi icraatını minberde savunmuş ve bu âdet ondan sonra da devam etmiştir. Halifeler hacca gittikleri zaman Mekke ve Medine'deki camilerin minberlerinden, İslâm dünyasının her tarafından gelen müslümanlara hitap etme imkânı buluyorlardı.

Halifenin vilâyetlerdeki temsilcileri olan valiler merkezî camide imamlık yapar, bazen kadılık, kumandanlık gibi görevleri de üstlenirlerdi. Zira valilerin halkla bütünleşmesi istenmiş, halkın kendilerine ulaşabilmesi için cami en uygun yer kabul edilmiştir. Hz. Ömer, ahşaptan işlenmiş süslü kapısından muhtemelen halkın girmekten çekineceğini düşünerek Küfe Dârülimâresi'ni yaktırmış ve Vali Sa d b. Ebu Vakkâs bir süre Küfe camilerinden birinde ikamet etmişti.

Hz. Peygamber diplomatik görüşmeleri de mescidde yapar, yabancı elçileri en güzel elbiselerini giyerek burada kabul ederdi. Onun elçileri kabul ettiği yer halen "Üstüvânetü'l-vüfüd (sefirler sütunu) olarak bilinmektedir.

Camiler daha sonra bu fonksiyonlarını kaybettiler. Artık minberlerde sadece Allah'a dua ediliyor. Hz. Peygamberce salâtü selâm getiriliyor, sahabeye rahmet okunuyor ve halifeye hayır duada bulunuluyordu. Halifenin camilerde, otoritesinin kabul edildiğini itirafa benzer bir şekilde isminin anılmasından başka siyasî bir fonksiyonu kalmamıştı.

 

  1. b) Kamu Yönetimi Açısından Cami.Camiler ilk dönemden itibaren idarecilerin halkla bir araya geldiği yerlerdi. Asr-ı saadet te her türlü istek ve meseleler burada dile getiriliyordu. Müslümanlar Hz. Peygambere ilk halifelere ve diğer idarecilere namaz öncesinde ve sonrasında talep ve şikâyetlerini kolayca ulaştırabiliyorlardı. Vergilerin tahsili ve tevziine bizzat nezaret eden Hz. Peygamber, mescidde toplanan malları gerekli yerlere ve İhtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu gelenek Hulefâ-yi Râşidîn döneminde de bir süre devam etti. Hz. Peygamber devrinde Mescid-i Nebeviye bitişik 'meşrebe", "gurfe" veya "hlzâne" adlarıyla anılan bir oda beytülmâl olarak kullanılıyordu. İdarenin cami ile olan ilgisinden dolayı başlangıçta beytülmal genellikle camiye bitişikti. Hatta bazan caminin içinde yer alırdı. Hz. Ali döneminde Basra beytülmâlı aynı zamanda şehrin büyük camii durumundaydı.

 

  1. c) Caminin Adalet Hizmetlerindeki Yeri.İslâmiyet'in kendine has hukuk sistemi mescidlerdeki ders halkalarında talim edilmiştir. Ashâb-ı kirâm hukukî konuları mescidlerde müzakere ederdi.

Osmanlılar da ilk zamanlar birine kadılık görevi verildiğinde görev yapacağı yerin camiine götürülür, tayiniyle ilgili berat orada okunur ve merasim yapılırdı. Kadılar davaları görmek için camide otururlardı. Bu uygulama daha önceden intikal etmiş bir âdet olmalıdır. Çünkü benzer uygulamalar Fâtımîler'de de görülmektedir. Milâdî 976'da Halife Azîzbillâh zamanında Ali b. Numân’ın kadılığa tayin kararnâmesi, Amr b. Âs Camii minberinden okunarak duyurulmuştur. İstanbul kadıları ise davalara genellikle evlerinde bakmışlardır. Ancak mahkeme için özel binalar yapıldıktan sonra da zaman zaman camilerin bu iş için kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Osmanlılar da uzun süre devam eden bazı teftiş ve tahkikatlar halka açık olarak camilerde yapılmıştır.

 

  1. d) Mescidin Askeri Amaçlar İçin Kullanılması.Kuran da cihadla ilgili ayetlere sayısı oldukça fazladır Bunların devamlı olarak namazlarda okunması, müslümanları düşmanla mücadeleye hazır tutardı. Kendisinden önceki birçok peygamber gibi Hz. Peygamberin bir vasfı da ordu kumandanı olmasıdır. Bu sakımdan Asr-ı saâdet'te mescid âskeri bir karargâh, bir nevi askeri şûra meclisi ve askeri hastahane olarak da işlev yapmıştır. Hz Peygamber savaştan önce ashabıyla istişare eder ve aksine bir vahiy gelmedikçe onların fikirlerine uyardı. Uhud Gazvesi öncesinde Mescid-i Nebevide böyle bir toplantı yapmış, çoğunluğun fikri düşmanla şehir dışında karşılaşmak yönünde okluğu için buna uyulmuştur. Resül-i Ekrem cuma namazını kıldırdıktan sonra onları cihada teşvik etmiş ve sabrettikleri takdirde zafer kazanacaklarını bildirmiştir.

Hz. Peygamber savaş kararlanın genellikle mescidde verir ve bunu önceden ilân ederdi. Açılan deftere gönüllülerin adlarını yazdırmalarını isterdi. Sefer halinde orduyu donatmak üzere halkı yardıma çağırırdı. Bir seriyye göndereceği zaman kumandanına mescidde talimat verirdi. Nitekim Abdullah b Cahş'ı Nahle'ye gönderdiğinde onu gizli bir yazıtı talimatta Mescid-i Nebeviden çağırmıştır. Orduya bizzat kumanda edeceği zaman mescidde iki rekât namaz kılar, zırhını giyerek dışarı çıkar, kapıya getirilen atına binip sefer başlatırdı. Kumandanlar sefer dönüsünde mescidde rapor verirlerdi.

Mescidler sefer esnasında ordunun maneviyatının zinde tutulduğu, gereken talimatın ve taktiğin verildiği mekânlar olmuştur. Hz. Peygamber askerî seferler sırasında geçtiği bölgelerde ve savaş alanlarının uygun yerlerinde mescidler edinmiştir. Bedir'de, Hendek'te ve Tebuk Gazvesi nde bunların örnekleri görülmektedir. Tebuk Gazvesi sırasında ordunun konakladığı on beş kadar yerde mescid yapılmıştır. Bu mescidler mimari açıdan mütevazı olmakla beraber fonksiyonları bakımından önemli yapılardı.

Mescidler hastahane olarak da kullanılmıştr. Hendek Gazvesi'nde yaralanan Sa'd b. Muâz için Mescid-i Nebevi’de bir çadır kurulmuştu.  Bazan da savaş esirleri geçici olarak mescidlerde muhafaza edilmiştir. Ancak bununla esirin İslâmiyet'i kabul etmesi amaçlanmış ve bunda da genellikle başarıya ulaşılmıştır. Osmanlılar da da Balkan Savaşı'nın bütün şiddetiyle devam ettiği 1912 yılında, askerin koleradan kırıldığı bir sırada, bunların bakımı için elverişli yer bulunamaması üzerine Şeyhülislâm Cemâleddin Efendi'nin yardım ve desteğiyle İstanbul'da bazı camiler hasta ve yararlılara tahsis edilmiştir.

Mescidlerin askerî fonksiyonları Hz. Peygamber'den sonra da devam etmiştir. Ordugâh şehirlerinde ve diğer yerleşim birimlerinde valiler ordu kumandanlığı yanında merkezî camilerde imamlık görevini de yüklenmişlerdir. Türk İstiklâl Harbinde de camiler millî birliğin sağlandığı ve düşmana karşı ilk toplu hareketin başladığı yerler olmuştur. Bu sırada Mehmed Akif’in Kastamonu Nasrullah Camii'nde verdiği vaazlar çok etkili olmuştur.

Mescidin bunların dışında daha birçok içtimaî fonksiyonu vardı. Meselâ mescid misafirhane olarak kullanılmış, burada savaş gösterileri yapılmış, şiir söylenmiştir. Hz. Peygamber nikâhların mescitlerde ilân edilmesini istemiştir. Fakat bünyesinde topladığı hizmetler zamanla mescide sığmaz oldu ve sonuçta külliyeler doğdu. Böylece mescid birçok müessesenin kendisinden kaynaklandığı bir ana müessese olmuştur.

Ayrıca Osmanlılar da birçok merasimin icrası için camiler seçilmiştir. Bunların içerisinde en önemli ve ihtişamlı olanı kılıç alayı merasimidir. Genellikle Eyüp Camii avlusunda Eyüp Türbesi'nde yapılan bu merasim, İstanbul'un fethinden önce ve daha sonra bazan Edirne'deki Eski Cami'de de yapılmıştır.




CAMİLERİN İDARESİ VE GÖREVLİLERİ

  1. İdaresi. 
    a) Camilerde Merkezi İdare ve özel Camilerin İdaresi."İmam" olarak da adlandırılan İslâm devletinin başkanı, müslümanların imamı sıfatı ile camilere nezaret hakkına sahipti. Eyaletlerde bu yetki, halifenin temsilcisi olan valilere ve görevlendirdikleri kadılara ait bulunuyordu. Camilerin iç siyasetteki rolü bilindiğinden halifeler özellikle büyük camilere itina gösteriyorlardı. Hutbe halife adına okunur ve hutbede halifenin adının anılması bölgenin idareye olan itaatinin işareti sayılırdı. Camilerin inşası ve tamiri çok defa şahıslar ya da vakıflar eliyle olmuştur. Yalnız Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî ile benzeri büyük camiler ayrı bir önem taşıdıklarından tamir ve genişletme işleriyle halifeler özel olarak ilgilenmişlerdir. İmam başta olmak üzere cami görevlilerinin tayin ve kontrolleri kadılar tarafından yapılmaktaydı.

Ancak özel camilerde durum biraz farklıydı. Genellikle camiyi yaptıran kişinin bizzat kendisi cami ile ilgileniyor ve bu kimselere "nazır" deniyordu. Öldükten sonra veya bazan sağlığında caminin vakfiyesinde yazılı şartlara göre nezâret işi bir mütevelliye intikal ediyordu. Nâzır veya mütevelli caminin gelirlerini toplar ve ihtiyaç yerlerine sarfe- derdi. Bunlar görevlilerin tayininde de yetki sahibiydiler. Ancak bazı durumlarda kadılar özel camilerdeki imam, hatip, müderris gibi görevlilerin denetimine müdahale etmişler ve cami idaresinde nâzırlardan daha etkin bir rol oynamışlardır.


  1. b) Mali Durum.Camilerin yapımı için gerekli olan malî harcamaları umumiyetle hükümdar, vezir, emîr, eşraf gibi nüfuzlu kişiler üstlenmiş; bakımı, malzeme temini, görevlilere ödeme yapılması gibi masrafları ise camiye vakfedilen gayri menkul gelirleriyle karşılanmıştır. Başka alanlarda da hizmet veren vakıflar İslâm âleminde o kadar yaygınlaşmıştı ki hemen hemen her caminin en az bir gayrimenkul vakfı vardı. Bazı camilerin, bulundukları yerden çok uzaktaki ülkelerde vakıf mülkleri bulunabiliyordu. Meselâ Mescid-i Nebevi’nin Suriye'de. Mısır'da, Irak'ta vakıfları vardı. Vakıf gelirleri vakfiyede yazılı şartlara göre harcanırdı. Bazan vakfın gelirleri caminin ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar azalıyor veya vakıflar ortadan kalkıyordu. Bu durumda ya yeni vakıflar kuruluyor veya hayırseverler yardımda bulunuyordu. Devlet bütçesinden tahsisat ayrıldığı da olmuştur. Nitekim Fatımî Halifesi Hâkim-Biemrillâh, (1012) yılında yaptırdığı bir tahkikat sonunda 800'den fazla caminin gelirden mahrum olduğunu öğrenmiş, bu camiler için beytülmâlden her ay 9220 dirhem ayırmış, (1014) yılında da cami hizmetlileri için yeni arazi vakıfları kurmuştur.

  2. c) Türkiye'deki Camilerin İdaresi.Osmanlı döneminde camiler banilerinin kurduğu vakıfların mütevellileri tarafından yönetiliyordu. Bu vakıfların hukukî statüsü vakfiyelerle belirlenmekteydi. Camiye ait vakıfların yönetiminden sorumlu olan mütevellilerin her yıl muhasebe sonuçlarını mahallî kadı aracılığıyla merkeze gönderip tasdik ettirmeleri gerekiyordu. Camide bir görev boşaldığında mütevellinin doğrudan tayin yapma yetkisi olmadığından kadıya münasip birini teklif eder, kadı da bir i lâmla durumu İstanbul'da Divanı Hümâyuna arzeder, teklif edilen şahsın durumu incelendikten sonra uygun görülürse kendisine görev verilirdi. Vakıf sahibinin vakfiyede tesbit ettiği imam, müezzin, hatip, kayyim, cüzhan, devirhan, sürehan, dersiâm gibi cami görevlilerinin ücretleri mütevellilerce ödenirdi. Artan gelirler de (zevâid-i evkaf) caminin bakım, onarım vb. ihtiyaçları için kullanılırdı.

  3. Mahmud döneminde Evkâf-ı Hümâyun Nezâreti kurularak (1826) imparatorluk içindeki bütün vakıfların gelirleri bu nezâretin denetimine verilince büyük bir yeküne ulaşan fazla gelirin vakıf gayeleri dışında devlet hazinesine aktarılması, diğer vakıflarla birlikte cami vakıflarını da zayıflatmış, birçok cami vakfı personel ve tamir giderlerini karşılayamaz hale gelmiştir.

Camilerin yönetimi 1920'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti kararıyla kurulan Şer'iyye ve Evkaf Vekâleti ne devredilmiştir. Daha sonra 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunla bu vekâlet İlga edilerek yerine başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir. Bu kanunla Türkiye Cumhuriyeti sınırlan içindeki bütün cami, mescid, tekke ve zâviyelerin yönetimiyle imam, hatip, vâiz. şeyh, müezzin, Kayyım ve diğer görevlilerin tayin ve azillerine Diyanet İşleri Reisliği görevli kılınmıştır (md. 5). Cami vakıfları dahil bütün vakıfların yönetimi önce başbakanlığa, daha sonra da yeni kurulan Vakıflar Umum Müdürlüğü'ne bağlanmıştır. 30 Kasım 1925’te türbe, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri Reisliği’nin yetki alanını daraltmıştır. Bu dönemde cami görevlilerinin ücretleri çok düşük düzeyde tutulmuş, "cihât-ı fer'iyye" denilen cüzhanlık, devirhanlık, sûrehanlık gibi ikinci derecedeki görevlerin boşalması halinde buralara yeni tayin yapılmamış, imam, hatip, müezzin ve kayyım kadroları büyük çapta daraltılmıştır.

15 Aralık 1927 tarihli Şürâ-yı Devlet kararıyla cami görevlilerinin aylıkları devlet bütçesinden karşılanmakla birlikte bunların memur veya müstahdem sayılmamaları kararlaştırılmıştır. 8 Haziran 1931 tarih ve 1827 sayılı kanunla camilerin yönetimiyle cami görevlilerini tayin ve azletme yetkisi Diyanet İşleri'nden alınarak Vakıflar Umum Müdürlüğü'ne verilmiştir. Bu kanunla çelişen 429 sayılı kanunun 5. maddesinin yürürlükten kalkmış olduğu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 4 Ocak 1932 tarihli kararıyla kesinlik kazanmıştır. 25 Aralık 1932'de yürürlüğe giren "Cami ve Mescidlerin Tasnifi Hakkındaki Nizamname" hükümleri gereğince il ve ilçelerde vakıflar müdür ve memurlarının, bunların bulunmadığı yerlerde vali ve kaymakamların uygun gördüğü bir kişinin başkanlığı altında yapılan sübjektif değerlendirmeler sonucunda. 15 Kasım 1935 tarih ve 2845 sayılı kanunla ihtiyaç dışı görülen birçok cami başka maksatlarla kullanılmak üzere kapatılmış, kapanan camilerin çoğu ordu tarafından depo olarak kullanılmış, bazıları Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve özel kişilere satılmıştır. Açık kalan camilere de çok sınırlı görevli tayini yapılmıştır, 25 Aralık 1932 tarihli nizâmnâme ile camilerdeki cüzhanlık, devirhanlık, sûrehanlık gibi hizmetler imam, hatip ve müezzinlik görevleriyle birleştirilmiş ve bu görevlerin yürütülmesi işinin Vakıflar Umum Müdürlüğü nün yetki alanı içinde olduğu belirtilmiştir. 11 Kasım 1937 tarihli "Cami Hademesi Nizamnamesi’nde cami görevlilerinin her türlü denetiminin vaizlerle hatiplerin vaaz ve hutbelerini kontrol etmekle sınırlandırılmış, devlet memurlarının cami ve mescidlerde görev yapmaları yasaklanmıştır. Bu dönemde ilgisizlik ve bakımsızlıktan birçok cami harap olmuştur.

Camilerin yönetimi, 29 Nisan 1950 de yürürlüğe giren 5634 sayılı kanunla, Diyanet işleri Reisliği yeniden teşkilâtlandırılarak daha önce Vakıflar Umum Müdürlüğü'ne intikal etmiş olan cami görevlileri kadrolarıyla birlikte yeniden bu kuruma bağlanmıştır. Cami görevlilerinin kanuni statüleri ve özlük hakları, 22 Haziran 1965 tarihli ve 633 sayılı "Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun'la belirlenmiştir.

Türkiye'de bugün cami yapma, mevcutları tamir ve yaşatma şahıslar, dernekler ve özel vakıflar eliyle yapılmaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, mülkiyetindeki camilerin bakım ve onarımından sorumludur. Ayrıca derneklere ve özel vakıflara da projelerini Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne onaylatmak şartıyla ve bu kurumun denetimi altında, yıkılmış camilerin yerine aslına uygun olarak inşa ve onarım izni verilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığının yurt içinde ve yurt dışında yürüttüğü hizmetlere yardımcı olmak amacıyla 1975 yılında kurulan Türkiye Diyanet Vakfı, 735 şubesiyle diğer hizmetlerinin yanı sıra cami yapım, bakım ve onarımı konusunda önemli hizmetlerde bulunmaktadır. Cumhuriyet devrinde yapılan en büyük cami olan Ankara Kocatepe Camii'nin inşası da büyük ölçüde bu vakfın desteğiyle gerçekleştirilmiştir.

Ocak 1992 tarihi itibariyle Türkiye genelinde 66.674 cami mevcut olup bu camilerde 56.135 imam-hatip, 9560 müezzin kayyım ve 739 vaiz kadrolu olarak görev yapmaktaydı. 

 

Camilerin çoğu kadrolu olduğu halde bunlardan bir kısmının görevlisi bulunmamakta, kadro tahsis edilmemiş camilerdeki görevlilerin ücreti ise vatandaşlar ve çeşitli dernekler tarafından sağlanmaktadır. Cami görevlilerinin hizmet içi eğitimiyle bilgilerinin arttırılması da Diyanet İşleri Başkanlığınca yürütülmekte olup bu maksatla Bolu (1973), İstanbul-Haseki (1976), Elazığ-Harput (1982), Antalya (1982), Ankara (1983), Kastamonu (1984) ve Manisa'da (1986) eğitim merkezleri açılmıştır. 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinde camiler için ayrılmış bir tahsisat olmadığından camilerin yapımı, bakım, onarım ve her türlü malzeme temini gibi masrafları şahıslar veya demete gibi kuruluşlar tarafından karşılanmak, tadır. Bundan dolayı bazı camilerin mülkiyetleri çeşitli şahıs veya kuruluşlar elinde görünmektedir.

 

 

  1. Cami Görevlileri. Camide görevli olan kişiler imam, hatip, müezzin, vâiz, kussâs, kâri, cüzhan, bevvâb ve hademeler (kayyim) şeklinde sıralanabilir. İmam cemaate namaz kıldıran kişidir. Bazı belgelerde halifeden ayırmak için imama "sâhibü's-salât" denilmekteydi, ilk dönemlerde merkezde devlet başkam, eyaletlerde valiler şehirdeki en büyük caminin imamlığını yapmışlardır. Valinin bulunmadığı zamanlarda sâhibü'ş-şurta (emniyet âmiri) ona vekâlet ederdi. Ancak Emevilerden itibaren halifeler, valiler istisnaî durumlar dışında imamlık yapmamışlar, bu iş için görevliler tayin etmişlerdir. Bu görevlilerin maaşı beytülmalden veya vakıf gelirlerinden ödeniyordu.

Cuma ve bayram namazlarında hutbe okuyan hatip umumiyetle imambk görevini de yürüten şahıstı. Yalnız bazı büyük camilerde imamdan ayrı bir, bazan da birkaç hatip görev yapardı. Hutbe siyasî bir önem taşıdığından hatip de önem kazanmış, bu sebeple çok defa kacfebr hatiplik görevini bizzat üstlenmişlerdir.

İslâm tarihinde ilk müezzin, hicri 1. yılda Hz. Peygamber tarafından görevlendirilen Bilâl-i Habeşî'dir. Âmâ sahâb Abdullah b. Ümmü Mektûm da Hz. Peygamber'e müezzinlik yapmıştır. Bunlardan başka zaman zaman Resülullah'a müezzinlik yapan başka sahabeler de vardı. Müezzin, namaz vaktinin geldiğini bildiren ezanı yüksek sesle okuyarak cemaati toplar, anamı namaza çağırır, onun gelmesi üzerine de namazın başladığını belirtmek için kamet getirir. Minareler yapılmadan önce ezan genellikte camiye yatan yüksek bir yerden okunurdu. Bilal Mescîd-i Nebeviye yakın en yüksek evin damına çıkarak ezan okurdu. Mekke’nin fethinde de Hz. Peygamberin emri üzerine Kâbe’nin damına çıkarak ezan okumuştur. Müezzinlere ilk defa maaş bağlayan kişinin Hz. Osman olduğu nakledilir.

 

 

 

CAMİ MİMARİ TARİHİ

 

Cami, Allah'ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri.

Arapça'da "toplamak, bir araya getirmek" anlamındaki cem' kökünden sıfat olan ve sözlükte "toplayan, bir araya getiren, buluşturup birleştiren' anlamına gelen câmi" bu şekliyle, aynca aynı kik ten türeyen fiil kalıplanyla çeşitli âyet ve hadislerde Allah'a nisbet edilmiştir. Bu kullanışlarla yirmiyi aşkın âyette yer alan cem' kavramı gerek bu âyetlerde gerekse ilgili hadislerde daha çok kıyamet günündeki cem fiilini ifade etmekte, bazı âyet ve hadislerde ise dünya hayatıyla ilgili toplama ve düzenleme fiillerine işaret edilmektedir.

 

At nalı kemerlerle ayrılan sahnların üstleri düz bir dam ile değil çapraz tonozlarla örtülmüştür. Gelenekteki yapı tipi üzerinde uygulanan bu çok önemli değişiklik Manastır Büyük Camii'nde de görülür. Yukarı doğru hafifçe daralan kare gövde ile daha ufak bir orta kısımdan ve nihayet yuvarlak bir üst kısımdan ibarettir. Hammâdîler'in 1007'de kurulan hükümet merkezi Kal'atü Benî Hammâd'da yapılan Beni Hammâd Camii, şehrin 1090’da terk edilmesiyle yıkılmışsa da kalıntıları mimarisi hakkında bir fikir vermektedir. Etrafı revaklı bir avlunun ekseni üzerinde bulunan, yalnız avluya bakan cephesi nişler ve geometrik motiflerle süslü 25 m. boyundaki dört köşe minaresi henüz ayaktadır. Yedi sıra halindeki on iki sütunla sekiz sahna ayrılan harimde, evvelce duvarla tecrit olunmuş bir maksûre olduğu da tesbit edilmiştir. Bu bakımdan eski Arap cami tipine tamamen uygundur.

 

Sicilya ve Malta: 827'de I. Ziyâdetullah tarafından fethine girişilerek 1089'a kadar İslâm idaresinde kalan Sicilya adasındaki camiler tamamen tahrip edildiğinden bunların mimarileri hakkında fikir verecek hiçbir iz kalmamıştır. Ancak Normanlar devrinde yapılan binalarda görülen tezyinat, bu camilerde kullanılan bezeme üslûbu hakkında tahminler yürütmeye yarayabilir. Bilhassa Capella Palatina’nın (saray kilisesi) iç süslemesi tamamen İslâmi üslûpta olduğundan buradaki İslâm tesirlerine ve ustalarına bağlanır. Herhalde camiler de aynı üslûpta tezyin edilmişti.

 

Kısa süre İslâm hâkimiyetinde kalan Malta'da da (8701090) camiler yapılmış olmalıdır. Fakat bunlardan da bir iz kalmamıştır. Yalnız kazılarda rastlanan bazı mezar taşlan, burada vaktiyle yaşamış müslümanların son hatıralarıdır.

 

Endülüs: Endülüs'te yapılan camilerden Kurtuba Ulu camii'nden başka örnek kalmamış gibidir. Bu camide İL Hakem zamanında yapılan maksûre kısmı, kemerleri ve kubbeleri, İslâm mimarisinde yeni bir eğilime işaret ederler. Birçok eklerle genişletilen Kurtuba Ulu camii çok sayıda sütun, bunlara oturan 500 kadar kemer ve bunların renkli süs- lemeleriyle göz alıcı bir tesire sahiptir. Planın bütün sadeliğine rağmen üst üste bindirilmiş kemerler ve sütunlarla âdeta oynayan cüretli bir mimari. 961'de yapılan maksûre bölümünde doruk noktasına erişmiştir. Sivri kemerlerin iç kenarları diş halinde çıkıntılarla süslenmiş, kubbeler ise zengin bir kaburga sistemiyle kurulmuştur. Tuleytula'da (Tole- do) X. yüzyıla ait Bib Mardom Camii'nde de (şimdi Cristo de la Luz Kilisesi) tamamen kaburgalarla kurulmuş çok sayıda kubbeler bulunduğu görülür. Hatta belki de bu cami, yüksek bir ana kubbe etrafında tertip edilmiş daha ufak ölçüdeki sekiz küçük kubbeden meydana gelmişti. Bu caminin diğer bir özelliği de nişler, tuğla kemerler ve yine tuğla bir yazı frizi ile süslü cephesidir ki cephenin böyle oluşu, bu caminin etrafı kapalı bir avlusu olmadığına delil sayılabilir.

İspanya’daki hemen hemen bütün camilerin tahrip edilmiş olması, buradaki gelişmelerin tam olarak öğrenilmesine imkân bırakmamaktadır. Elhamra Sarayı sayesinde çok zengin bir mimariye sahip olduğu bilinen Gırnata da XII-XV. yüzyıllara ait camilerden bugüne hiçbir iz kalmamıştır. Bu yüzden gelişmenin cami mimarisindeki akisleri anlaşılmamaktadır. Sadece Elhamra Sarayı'ndaki iki mescid, süslemeye büyük önem verdiği anlaşılan devrin mimarisi hakkında bir dereceye kadar fikir verir.

Kuzeybatı Afrika: Medeniyet bakımından tamamen Endülüs'ün tesiri altında kalan Murâbıtlar'ın Afrika'nın bu bölgesinde yaptıktan camiler, mimari bakımdan eski Arap geleneğine uygundur. Murâbıtlar'ın en önemli eseri, Cezayir'de 1096'da tamamlanan el-Câmiu'l- kebîr'dir. Planı eski geleneğe tamamen uygundur. Yalnız minare avlu duvarının bir köşesine sonradan eklenmiştir. Beş sahn derinliğinde olan harimde, kalın pâyelerin taşıdığı kemerlerden kıbleye dikey sıralananların kenarları sade, paralel olanların ise diş halinde çıkıntılıdır. 1135'te tamamlanan Tilimsân Ulu camii de iç görünüşü bakımından tamamen el-Câmiu'l-kebîr'e uyar. Maksûre bölümü yerinde kaburgalı bir kubbe yükselmektedir. Fas'ta her ikisi de 859 da yapılmış olmakla beraber 956'da yine beraberce genişletilerek minare eklenen Karaviyyin ve Endülüs camilerinin bugünkü görünüşleri, Muhammed Nâsır-Lidînillâh el-Muvahhidî zamanına aittir. Bu camilerde avlu oldukça ufalmış, yan revaklar hayli derinleşmiş, harim ise (kıbleye paralel birincide on, diğerinde yedi sahn olmak üzere) çok derin bir şekil almıştır. Sahnların üstleri çifte meyilli çatlarla örtülmüş, ortada mihraba uzanan yüksek eksen sahnı, haçvari kesitli payelerle kare bölümlere ayrılmıştır. Endülüs Camii'nde avluda bulunan minarenin ekseninin camininkinden 28 derece farklı oluşu, ilk caminin kıble yönünün şimdikinden değişik olduğunu gösterir. Böyle kıble yönü değiştirilmiş camilerin en tanınmış örneği ise Muvahhidler sülâlesinden Abdülmü'min el-Kûmfnin Me- râkeş'i 1147'de zaptettiğinde yaptırdığı muazzam camidir. Merâkeş Camii'nin inşası bitmeden kıble yönünün hatalı olduğu anlaşıldığından derhal yıktırılmış, yalnız kıble duvarı, onun önüne yapılan Kütübiye Camii’ne cephe duvarı olarak muhafaza edilmiştir. Sonraları tamamlanan kare minaresinin dış satıhları ise parlak ışık altında kuvvetli gölge-ışık oyununa imkân veren zengin kemerler ve örgü motifleriyle süslenmiştir. Kütübiye Camii'nin avlusu da küçülmüş, yan revakların derinliği dört sahn genişliğini bulmuştur. Harimde sahnlar kıbleye dikey olup ortada geniş bir eksen sahnı ve kıble duvarı önünde de geniş enine sahn vardır. Bunun üstünde beş yerde mukarnaslı kubbeler yapılmıştır. Bundan. Mağribde kubbe gibi bir mimari elemanın cami mimarisinde kullanılmaya çalışıldığı, fakat gelenekteki cami planının hâkimiyetinden bir türlü kurtulunamadığı anlaşılmaktadır. Abdülmü'min, Atlaslar da Tinmâl köyünde de yine gayet büyük bir cami yaptırmış olup Kütübiye'ye çok benzeyen bu caminin başlıca farkı minaresinin mihrabın üzerinde yükselmesidir. Hep aynı şemanın ufak detay farkları veya tezyinat özellikleriyle tekrarlandığı bu camilerin içinde yine Muvahhidler'den Ebû Yûsuf el-Mansûr (1184-1199) tarafından Rabat'ta yapılmasına başlanan, fakat tamamlanmayan 183 x 140 m. ölçüsündeki Hassan Camii özel bir önem taşır. Bu dev ölçülerdeki caminin harabesinden anlaşıldığına göre, oldukça ufak olan normal bir iç avludan başka mermer sütunlardan meydana gelen harimin iki yanında derinliğine uzanan sağlı sollu iki uzun avlu daha vardır ki böylece cami üç avlulu olmaktadır. Eksen sahnı diğerlerinden biraz geniş olduğuna göre bir maksure kubbesi bulunduğuna ihtimal verilebilir. Caminin bir özelliği de sütunların yekpâre olmayıp üst üste konmuş kasnaklardan meydana gelmesidir. Aslında 60 m. yüksekliğinde olması düşünülen kare minarenin ancak 44 metrelik kısmı yapılmıştır. Avlu cümle kapısı cephesi ortasında yükselen bu minarenin iç rampası ortadaki katların etrafında dolanır. Minarenin dış satıhları, kuvvetli Afrika güneşi altında cazip bir gölge-ışık tesiri bırakan kemer ve kabartma örgülerle süslenmiştir ki böylece Kütübiye, Sevilla Giraldası ve Kasba Camii minarelerinin teşkil ettiği gruba girer Yine Ebû Yûsuf el-Mansûr'un Merâkeş'te yaptırdığı Kasba Camii’nde de minare tezyinatı artık son haddini bulmuş ve bu husus Mağribin sonraki camilerine ve dolayısıyla minare mimarisine geniş ölçüde tesir etmiştir.

 

1393'te yapılan Fas Camii Muvahhidler geleneğinin devamına işaret eder. Fas'ın küçük camileri de geleneğe bağlı tipin küçük ölçüde benzerleri olarak kıble duvarına paralel bir iki sahndan ibaret binalardır. Eski Arap cami tipinin avlulu, pâyeli, geniş eksen sahnlı ve kubbeli maksûreli planına sadık kalınmasına rağmen bu camilerde zengin alçı süsleme gitgide arttırılmıştır. Mermiler den Ebû Ya'kub Yûsuf un 1294’te tamamladığı ve Ebû İnan’ın 1353’te ilâveler yaptırdığı Tâzâ Camii'nde, eski planın yanı sıra yeni zengin tezyinat merakı (bilhassa maksûre kubbesinde) kendisini gösterir. Aynı özellik daha ileri derecede  Tilimsân'da 1296’da yapılan Sidî Belhasan ve 1310'a ait Evlâdül-imâm adlarındaki oldukça küçük camilerde bulunur. Merinîler'in en dikkat çekici eserleri, Tilimsân'ın muhasarası esnasında Mansûre denen ordugâhta yaptıkları 60- 85 m. ölçüsündeki etrafı su hendeğiyle çevrili Mansûre Camii'dir. 1303 te başlanan. ancak 1336'da tamamlanan bu büyük caminin, katıntılarının azirğma rağmen birtakım yenilikler gösterdiği anlaşılmaktadır. Büyük kare minare cephenin ortasında dışarı taşkın bir çıkıntı halindedir. Kare olan avluda yan revaklar derin, harimin on üç sahnı kıbleye dikeydir. Ancak kıble duvarına paralel üç sahn bunları kesmekte, mihrap önünde ise kubbeli, her bir kenan 14 m. olan büyük bir kare maksûre kısrru bulunmaktadır. 38 m. boyundaki minare, Mağrib minarelerinin kabartma ve renkli görünüm bakımından en güzellerinden sayılır.

 

 

Yıldız biçiminde kesitleri olan dış cepheleri tezyinattı zafer kuleleri. Türk tipi ince uzun minarelerin mimarisine ve bilhassa mânasına öncü sayılabilirler. Afganistan'da Gazneli Mahmud'un yaptırdığı Leşker-i Bâzâr Camii, kıble duvarına paralel iki sıra destekten meydana gelmiş, enine uzanan büyük dikdörtgen bir yapıdır. Mihrap hizasında kalın pâyelere oturan büyük bir kubbe bulunuyordu. Böylece bu cami sonraki Artu- koğlu ve Büyük Selçuklu camilerinin bir öncüsü olmuştur. Hint'te ve Hazar denizi kıyısında Derbend'de de bu caminin benzerlerine rastlanır. Karahanlılar'dan Arslan Han (1102-1130) bilhassa büyük binalar yaptırmıştır. 1120"de Buhara'da bir musallâ kurdurmuş. 1121 de Şehristan'da,1068'de harap olan caminin yerinde yeni bir cami yaptırmıştır. Fakat bu devrin en önemli eseri, hiç şüphesiz Buhara'daki Kalyan Camii ve minaresidir. Arslan Han'ın 1121 de Şehristan'da eski geleneğe uygun olarak yaptırdığı avlulu ve pâyeli caminin sivri kemerli olan bir kısmı bu tarihe ait olup 1400'e doğru büyük ölçüde tamir görmüş, fakat camiden ayrı olan 52 m. boyundaki minare, üst kısımdaki bazı tamirler istisna edilirse aynen kalmıştır. Gövdesi tuğla kuşaklarla süslü olan minare uzun bir koni biçimindedir. Buhara'da sur dışındaki musallâ ise büyük kare bir meydanlıktan ve bunun batı kenarında yükselen bir camiden ibarettir. Kıble duvarı XII. yüzyıla, bugünkü yapısı ise geç döneme ait olan bu cami enine uzanan bir sahndan ibarettir ve bu sahnlar avluya ortadaki 15 m. yüksekliğinde olan üç sivri kemerle açılır. Özkent'te XI. yüzyıla ait 17 m. boyundaki minare de (cami moderndir) Kalyan minaresiyle aynı özelliklere sahiptir. Gövdesi bir çubuk demeti şeklinde taşkın çıkıntılara sahip olan Çar Kurgan minaresi ise eski Türk mimarisinin türbe ve minare inşasında kullanılan çok sevilen motiflerini aksettirir. Çeşitli istilâlar ve inceleme güçlükleri yüzünden bu bölgelerdeki Türk camilerinin mimarileri hakkında açık fikir edinilememekte ise de tanınan birkaç örnek sayesinde Arap minaresinden gerek mâna gerekse estetik bakımdan tamamen değişik bir Türk minaresinin varlığı anlaşılmaktadır.

 

  1. b) iran. Selçuklu Türkleri nin siyasette değer ilâveler de yaptırmıştır. Melikşah'ın en önemli ilâvesi, mihrabın önünde ve pâyeli kısmın tam ortasında yükselen muhteşem kubbeli mekândır. Avlu tarafında büyük bir eyvana bitişik olan bu kubbeli kısmın, Türk-islâm sanatını Sâsânî âteşkedelerine bağlamak isteyenler tarafından ateş tapınaklarından ilham alınarak yapıldığı ileri sürülmüş, bazıları ise bunları müstakil bir bina farzederek "köşk-cami" adıyla muayyen bir kubbeli cami tipine esas kabul etmiştir. Ancak yeni esaslara göre yapılmış sadece âbidevî bir maksûre olan bu bölümün harimin diğer kısımlarından açık şekilde ayrılmış olması, A. Gabriel tarafından ileri sürüldüğü gibi buranın sultanın cuma namazına tahsis edilmiş olduğunu gösterir. Böylece XII. yüzyılda İsfahan Cuma Camii'nin avlu cephelerinin her birinin ortasına birer eyvan yapılarak sonraları klasik bir Asya camii tipi oluşturan dört eyvanlı cami tipinin en âbidevî (170 x 140 m ) örneklerinden biri meydana getirilmiştir. Nizâmülmülk tarafından 1058'de yaptırılmış bir cami olduğu tahmin edilen Hargird'deki kerpiç bir harabede, mihrap 6,80 m. enindeki dip duvarında ise de dikkate değer çok güzel kabartma tezyinat kalıntılarına sahip olan bu yıkıntının mahiyeti kesin olarak bilinmemektedir. İsfahan Cuma Camii'nin dört eyvanlı şekli bugünkü bilgilerle ön örnek olmuş izlenimini bırakmaktadır. Doğu Türkistan'daki Budist ve Nestürî manastırlarına ribâtlarına veya sadece kervansaraylara dayandığı yolunda ortaya atılan iddialara rağmen bir avluya açılan dört eyvan ve bunların arasında sıralanan kemerli iki katlı revaklarla arkalarındaki hücrelerden ibaret medrese - cami tipinin doğuşu genel görüşe göre Selçuklu döneminde olmuştur. İran topraklarında, Sâsânî yapısı olan 3a<$ca? yakınında Tâk-ı Kisrâ gibi yerli mimarinin baş unsuru olan eyvanın cami mimarisinde Selçuklular dan önce de kullanıldığı yolunda ileri sürülen faraziye (meselâ Nırız Camii) inandırıcı olamamıştır. Eyvanın Selçuklular ile cami mimarisinde uygulandığını ileri süren görüşe karşı yapılan itirazlar da yeter derecede inandırıcı değildir. İsfahan Cuma Camii'nden sonraki bütün aksamı aynı zamana ait bir örneği. 1135 te yapılan Zevvâre Cuma Camii teşkil eder. Diğer kısımları XIX. yüzyılda yapılan Gulpâyegân Camii nde, XII. yüzyıl başına ait esas binada, harimde büyük kubbeli bir kısmın hâkimiyeti dikkati çeker. Aynı tipin diğer bir örneğini teşkil eden Erdistan Cuma Camii’nde (1160) çok önemli bir unsur olan kubbe kısmında intikal, pek zengin bir kemer ve tromp sistemiyle sağlanmıştır. Selçuklu mimarisinde cephe tesirine büyük bir önem verildiğinin delili de ana eyvanın iki yanında cümle kapısı üstünde yükselen yuvarlak gövdeli ve dışı tuğla tezyinatlı ince uzun bir çift minaredir. Büyük Selçuklular devrine ait camilerden pek az iz kalmıştır. Ancak bunlardan bazılarının minareleri bugünkü yapılan hayli yeni olan camilerin yanlarında mevcuttur. 1092’de Melikşah'ın Bağdat'ta yaptırdığı cami tamamen kaybolmuşsa da burada eski pâyeli-avlulu tip uygulanmış olmakla beraber mihrap önündeki her dört pâyenin meydana getirdiği kare bölümün üstünün küçük bir kubbe tarafından örtülü olduğu bilinmektedir. Büyük Selçuklulardan Sultan Sencer'in (1118-1157) Merv şehrindeki muazzam eserleri ise Moğol akınlarında tamamen yok olmuştur. Merv'in Selçuklular devrindeki ihtişamını anlatan. 1217-1219 da orada yaşayan Yakut Sultan Sencer'in türbesine bitişik ve ondan bir parmaklıkla aynlmış büyük ve muhteşem bir camiden bahseder ki türbenin harabesi durmakla beraber bugün bu yapıdan toprak üstünde hiçbir iz yoktur.

 

  1. c) Suriye - Doğu Anadolu: Büyük Selçuklu Devleti’nin parçalanması ile ortaya çıkan küçük devletler devrinde de cami mimarisinde gerek tip gerekse tezyinatta önemli gelişmeler kaydeden bir ilerleme dikkati çekmektedir Musul ve Halep Atabeği Nûreddin Zengi tarafından 1148’de yaptırılan Musul Camii kebirinin gövdesi zengin ufkî frizler halinde değişik kabartma örgü motifleriyle süslü ince yuvarlak minaresi ve su mer meroden muhteşem mihrabı bu özel çok aksettirir. Esası Melikşah devrine ait olan Diyarbakır Ulu camii eski Emevi geleneğine uygundur.

 Mimar Hüsrev tarafından 1247 de yapılan ve şimdiki şeklini 12742’te alan Malatya Ulucamii'nde değişik bir uygulama ile karşılaşılır. Cami derinliğine uzanmakla beraber pâyeli yan kanatların kamerleri kıbleye paralel sıralanmakta, ortada geniş bir ayvanı, geçişi avlulu bir kubbe takip etmektedir. Böylece Malatya Ulucamii, İran'da görülen eyvanlı, kubbeli tipin bir temsilcisi olmaktadır. Aynı özellikler 1394’te yapılan Hasankeyf (Hısra- keyfl) Ulucamii'nde de vardır. Yine Hasankeyf’te Eyyübllerden Gâzf b. Mehmed'in 1371’de yaptırdığı Süleyman Camii ile (minaresi 1407’de yıl sonuna ait Koc Camii de yine mihrap kubbesine ve 30 m. boyunda tastan harukulâde bir minareye sahiptir.

 

Anadolu'daki İlk Selçuklu camilerinden Konya ve Niğde Alâeddin camilerinin planları,

pa'nın yaptırdığı. 1332'de tamir gören İplikçi Camii enine uzanan avlusuz bir binadır. Haçvari kesitli iki sıra halindeki on iki pâye. mekânı üzerleri çapraz tonozlarla örtülü yirmi iki bölüme ayırır. Yalnız cümle kapısından mihraba doğru sıralanan üç bölümün üstleri, üçgen geçişli kubbeli tonozlarla kapatılmıştır. Böylece Anadolu'da Türk cami yapı sanatında pâyeli camilerin kâgir tonozlarla örtülmesi sisteminin yerleşmeye başladığı anlaşılır. Minare, kıble duvarı önüne ve binadan ayrı olarak sonraları yapılmıştır. Saltukoğlu Mehmed Kızılarslan'ın 1179'da yaptırdığı Erzurum Ulucamii de sivri kemerlerle bağlı yirmi dört pâye ve on altı duvar pâyesi üzerine inşa edilmiş kubbe ve tonozlarla örtülüdür. Atsız Elti adına 1210'da yaptırılan veya tamir ettirilen Kayseri Kölük Camii, ortada üstü açık olan avlu bölümüne ve mihrap önünde dört kemere binen kubbeye sahiptir. Bu tipin daha gelişmiş bir örneği ise Niğde'de 1223'te yapılan Aiâeddin Camii'dir. Derinliğine uzanan bu caminin üstünü kalın payeler üzerine binen on beş tonoz örter. Kıble duvarı boyunca sıralanan bölümlerin üstleri ise kubbelerle kapatılmıştır. Binanın tam ortasında olan yüksek kısmın üstü. geleneksel iç avlunun bir hâtırası olarak agk bırakılmışken sonraları kapatılmıştır. İtinalı taş işçiliği bilhassa cümle kapısının dış cephesinde görülen bu camide Türk geleneğine uygun yuvarlak bir minare vardır. Kıble istikametine doğru iki pâye dizisiyle ayrıldıklarından dolayı aralarında hıristiyan sanatının baziüka- lan ile müphem bir benzerlik gören M. van Berchem tarafından bu camileri ifade için ortaya atılan "kilise tipi cami" (mosquée-église) tabirinin yersiz ve mantığa aykırı olduğu da açıkça bellidir. Mengücüklerden Ahmed Şah b. Süleyman Şah tarafından 1228 1229 da yaptırılan Divriği Ulucamii ise birçok bakımdan çok Önemli bir Türk eseridir. Aynı eksene sahip bir şifâhâneye (mimarı Ahiatlı Hurremşah, belki caminin mimarı da odttf bitişik olarak inşa edilen bu caminin dış görünüşünde temiz taş işçiliğine sahip cümle kapılan ve bilhassa kuzeye bakan cümle kapısı kabartma süslemesiyle dikkati çeker. Bina, her biri beş sütunlu dört sütun dizisiyle uzunlamasına beş sahna ayrılmıştır. Kemerler kıble duvarına dikey sıralanmakta olup ortadaki sahn daha geniş tutulmuştur. Mihrap önünde büyük bir kubbe bulunmaktadır. Harimi teşkil eden bölümlerin tonozlarının (on dokuzu orijinaldir) geçiş şekilleri hep değişiktir. Monoton olmaya çok elverişli bu örnekte böylece göz alıcı bir tesir elde edilmiştir. Kâgir tonozlu Anadolu Türk camileri mimarisinde en son merhaleye Divriği'de ulaşılmıştır. Kayseri de 1237 de yapılan medrese ve tür- besiyle bir külliye teşkil eden Huand Hatun Camii'nde sahnları kare payeler ayırır. Mihrap önünde kubbeli bir bölümle avlu hâtırası olan kare bir iç bölüm vardır. Ancak bu bölümün üstü yakın bir tarihte binanın dış görünüşünü çok bozan, yüksek kasnaklı çirkin bir kubbe ile kapatılmıştır. Muhtemelen 1243'te yapılan Amasya Burmalı Minare Camii, adını binadan ayrı olarak yapılmış, gövdesi helezonlu çubuklu minaresinden alır. Pâyelerin ayırdığı, derinliğine sıralanan dokuz bölümden eksen üzerindeki üç tanesi kubbelidir. Konya'da 1258'de inşa edilen Vezir Sâhib Ata'nın Lârende Camii, harim planının basit oluşuna karşılık muhteşem bir cümle kapışma sahiptir. Stalaktitli derin bir nişin içindeki methalin üstünde gövdeleri çubuklu bir çift minarenin bulunduğu bilinir. Fakat bunlardan biri tamamen, diğeri ise yansına kadar yıkılmıştır. Böylece burada eski Türk cephe mimarisinin önemli bir unsuru olan, taçkapıyı çifte minare ile belirtmek prensibinin tekrar uygulanışı görülür. Fikir bakımından kökü Asya- Türk sanatına dayanan bu kapı, cephesini süsleyen tezyinat ve nisbetleri bakımından tamamen Anadolu Selçuklu üslûbundadır. Cami mekânını göz alıcı biçimde bezeme eğilimi, burada mihrabın en güzel Selçuklu çinileriyle kaplanması suretiyle kendisini belli eder. Kayseri'de 1250 tarihli Hacı Kılıç Camii de tonozlu tipin örneklerindendir. Nihayet her ikisi de belki XIV. yüzyıla ait Amasya Gökmedrese Camii ile Divriği'de Kale Camii, uzunlamasına sıralanan pâye dizileriyle sahnlara ayrılmış ve bölümlerin her biri birer kubbe ile örtülmüş camilerdir ki bunlardan Anadolu'da cami tipinin değişik bir esasa göre gelişmek imkânını bulduğu anlaşılır. Böylece Anadolu'da sütunlar veya pâyelerle taşınan, ahşap kirişli ve düz damlı cami mimarisinin, kubbe gibi önemli bir mimari unsuru ön plana almak suretiyle kubbeli cami tipine doğru geliştiği dikkati çekmektedir.

XIV. yüzyılda Anadolu'da çok destekli camiler değişik biçimlerde inşa edilmiştir. Nitekim Ermenek (1302), Birgi (1312), Tire (1350), Konya Ereğlisi (inşa tarihi meçhul ı ulucamilerinin geleneğe bağlı, düz ahşap çatı ile örtülü, pâye dizileriyle kıble duvarına paralel sahnlara ayrılmış, basit mimarili ve sade görünüşlü, enlemesine gelişen yapılar olmalarına karşılık Karaman da Gaferyat Camii gibi derinliğine uzanan bazı daha nâdir misalleri de olması yanında, aynı mimari tipin bölümleri kubbelerle örtülü olan örneğine Antalya da, esası ve minaresi Alâeddın Keykubad zamanına alt olan ve 1372 de tapir gören Yivli Minare Camiinde rastlanır. Alâeddin Keykubad tarafından yaptırılmakla beraber 1267. 1385 ve 1861 de ciddi şekilde tamir edilen Sinop Ulucamii'nde ise bölümlerin tonozlarla örtüldüğü görülür. Aynı mimari Milas Ulucamii'nde (1378) tekrarlanmakla beraber burada mihrap önünde kubbe ile bir eyvan bulunmakta, yanlarda tonozlar sıralanmaktadır. Bu cami mimarisi anlayışının en gelişmiş biçiminde. kalın pâyelere oturan kemerlerle ayrılan bölümlerin her birinin üzerleri birer kubbe ile örtülmüştür ki "çok kubbeli camiler" denilen bu tipteki ibadet yerlerinin en büyük ölçüdeki örneği. Yıldırım Bayezid tarafından 1399'da yaptırılan Bursa Ulucamii'dir. Burada dört sıra halinde beşer kubbeden yirmi kubbe vardır. Ortada bulunan bir bölümün içindeki şadırvan, eski iç avlu geleneğinin bir hâtırasıdır. Bu şadırvanın üstündeki kubbenin tepesinde de iç avlu fikrini destekleyen bir aydınlık feneri yer almıştır. Cami kitlesinin iki köşesinde yükselen kalın gövdeli çifte minare, caminin önemli parçası olan bu unsurun onunla artık kaynaştığını belli eder. Gelibolu'da 1385'te yapılan Câmi-i Kebir tarafından da evvelce temsil edilen bu örnek. I. Murad'ın (1362-1389) vakıflarından olan Filibe'deki Cuma Camii'nde de tek farkla, yan bölümleri tonozlarla örtülü olarak uygulanmıştır. Edirne'de Çelebi Sultan Mehmed'in (1413-1421) yaptırdığı Eski cami'de ise aynı örneğin dokuz kubbeli bir örneği ile karşılaşılır. Ortada dört ağır pâye, bölümleri ayıran geniş kemerlere dayanak olmakta, ana eksen üzerinde sıralanan üç bölümün kubbeleri ise değişik ve daha zengin görünüşlü geçiş unsurları ile bu bölümlerin en eski camilerde olduğu gibi hâlâ önemlerinin kuvvvetle vurgulanmak istendiğini gösterir. Türkler in hâkim olduğu topraklarda pâyeli ve çok bölümlü cami mimarisi az çok değişik şekillerde gelişirken daha başka tiplerin de denendiği görülür.

 

Ahşap Destekli Camiler: Anadolu'nun kâgir eski camileri yanında üst örtüyü ahşap desteklerin taşıdığı bazı örneklerle de karşılaşılır. Bunlardan birçoğu çeşitli sebeplerle ortadan kalkmışsa da Konya'da Energe Camii gibi bazı güzel ve üstün sanat değerine sahip örnekler günümüze kadar gelebilmiştir Beyşehir'deki Eşrefoğlu Camii, III. yüzyıl sonu yapımı mukarnaslı ahşap başlıkları olan ağaç direklerle yalnız ortadaki bölümü biraz geniş eşit sahnlara ayrılmıştır. Caminin dış avlusu yoktur. Harimde orta bölümün üstünün açık oluşu ve burada bir şadırvanın bulunuşu, bu bölümün avlu fikri esasından geldiği hakkında şüphe bırakmaz. 46-32 m. ölçüsün- deki bu cami kırk beş ağaç direğe sahip bulunmakta ve gerek tavandaki kalem işi süslemeler, gerekse mihrap kubbesindeki çini mozaikler zengin tezyinata işaret etmektedir. 1272'de yapılarak 1341'de Karamanlılar döneminde tamir gören Afyon Ulucamii de duvarlarının taştan olmasına rağmen içi 5.10 m. boyunda ağaçtan yontulmuş dikmelerle

Aynı dönemde İznik'te 1333'te yapılan Hacı Özbey ve 1345 tarihli Hacı Hamza b. Ardunşah camileri, sütunlu bir son cemaat yerini takip eden. tek kubbe ile örtülü kare biçimli bir mekândan ibarettir. Bunlardan Hacı Hamza b. Ardunşah Camii, yanındaki 1349-1350 tarihli tûrbesiyle birlikte 1930'lu yıllarda yerine belediye binası yapılmak üzere yıktırılmıştır. Aynı yerde Vezir Çandarlı Hayreddin Paşanın, mimar Hacı Mûsâ'ya 1378-1391 yılları arasında yaptırdığı ve adını yeşil çinilerle kaplı muhteşem minaresinden alan Yeşilcami, biri kubbe, ikisi aynalı tonozla örtülü üç bölümlü bir son cemaat yerini takip eden harimin- de yeni bir özellik gösterir. Mekân giriş tarafında üç bölümlü bir ilâve ile uzatılmıştır. Yeşilcami, itinalı ve zengin biçimde yapılmış mermer işçiliğiyle de dikkati çeker. Yine İznik'te 1442 tarihli Mahmud Çelebi Camii, tek kubbeli tipin sade ve zarif örneklerindendir. İnönü'de 1370 tarihli Yâdigâr, Ezine yakınında Kemaller köyünde 1382'de yapılmış Asılhan Bey camileri de aynı mimari biçimin mütevazi temsilcileridir. Fakat tek kubbeli camilerin arasında Yeşilcami derecesinde önemli ve bilhassa cephe işçiliği bakımından çok değerli olan başka bir eser de Söke yakınındaki Balat'ta Men- teşeoğlu İlyas Bey tarafından 1404'te yaptırılan camidir. Burada küçük ölçülerde ve tek kubbe ile örtülü caminin giriş cephesi mermer malzemenin yardımıyla zarif biçimde düzenlenmiş ve işlenmiştir. Osmanlılar'ın Menteşe valisi Hoca Fîruz Bey için 1394'te Milas'ta mimar Hasan b. Abdullah tarafından yapılan cami. gerek planı gerekse süslemesi bakımından Türk sanatının önemli eserlerindendir. Pâyeli açık bir son cemaat yerinin arkasındaki tek kubbeli mekâna, üstü bindirme tekniğinde yapılmış bir giriş bölümünden geçilir. Bu bölümdeki bindirme teknikli örtü, Orta Asya mimarisinde çok yaygın olup Türkler tarafından Anadolu'da çok kullanılmış, hatta Erzurum'un eski evlerinde olduğu gibi doğuda ev mimarisine de uygulanmıştır. Fakat aynı tekniğin Antikçağ'da da bilindiğini, İzmir civarında Belevi'ndeki mezar binası gösterir. Fîruz Bey Camii'nin methal bölümünün iki yanında esas namaz mekânı ile bağlantısı olmayan kubbeli kanatlar vardır ki bunlar caminin bir zâviye-cami veya tabhâneli cami olarak düşünüldüğünü gösterir.

 

Zâviye- Camiler (Tabhâneli Camiler): Osmanlı Devleti’nin ilk gelişme safhasında değişik bir cami tipi ortaya çıkmıştır. Türk kültürünün dışında olan yabancı sanat tarihçileri, bunları binanın şekline bakarak "ters T planlı camiler" olarak adlandırmışlardır. Bu camiler genellikle ana eksen üzerinde birbirini takip eden iki mekândan ve bunlardan ilkine bitişik kubbeli iki veya dört küçük mekândan oluşur. Yanlardaki odalar ocaklıdır. Ortadaki iki mekânın döşemeleri arasında da seviye farkı vardır. Bu camileri adlandırmak için önce iki yanlardaki odaların ne işe yaradığını araştırarak bunların "âyende ve revende'nin misafir edilmelerine mahsus tabhâneler olduklarını tesbit etmiş ve böylece bunların zâviye-camiler veya tabhâneli camiler olduklarını ileri sürmüştük. Konunun özüne hiç girmeyen bazı araştırmacılar, sadece bir ad vermek gayesiyle bu tip ibadet yerlerine "çok fonksiyonlu*, "yan mekânlı*. "çapraz akslı" camiler gibi adlar vermişlerdir. Ancak bunlar aynen "ters T" gibi yalnız şekle dayanan, fakat binanın ne işe yaradığını ifade etmeyen geçersiz adlardır.

 

Tek kubbeli Osmanlı camilerinin ilk örneklerinden biri olan Hacı Özbek Camii - İznik / Bursa’da imaret olarak gösterilen bu çeşit yapıların sonraki aşhane-imaretle de bir ilgisi yoktur. Bu tip camilerde ilk kubbeli bölüm, üstündeki aydınlık fenerinin de işaret ettiği gibi, eski avlu hâtırası olarak yapılmış bir kapalı avludur. Bunun önünde olan mihraplı bölüm ise esas namaz mekânıdır. Genellikle bu bölüm zengin şekilde çiniler, kalem işleri veya malakâri kabartmalarla tezyin edilmiştir. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren bu binalar esas görevlerini kaybedip normal mahalle camiine dönüştürüldüklerinde yan odalarla orta kısmın arasındaki duvarlar pek çok hallerde kaldırılmış, kapalı avlu mekânı ile namaz bölümü arasındaki seviye farkı da yok edilmiş ve arada olan pabuçluklar ortadan kaldırılmıştır. Türkler'in Orta Asya'dan getirdikleri bir mimari düzenlemenin geliştirilmiş şekli olan bu yapıların Bizans sanatına veya yabancı bazı ilham kaynaklarına dayandırılmak istenmesi de hiçbir ciddi dayanağı olmayan hayal ürünü faraziyelerdir.

 

Bu tipteki camilerin ilk örneklerinden biri, İznik surları dışında Orhan Gazi'nin 1334-1335'te yaptırdığı İmaret Camii'dir. 1963'te kitabesinin parçalan ile temelleri bulunan bu bina, eksen üzerinde çifte mekânlı ve yanlarda tabhâne odaları bulunan bir cami idi. Bursa'nın fethinin hemen arkasından yine Orhan Gazi'nin 1339'da yaptırdığı ve 1418'de tamir edildiği bilinen cami de bu tipin temsilcisidir. Burada cephelerde iyi bir taş ve tuğla işçiliği kullanılarak yapıya renkli bir ifade verilmiştir. Osmanlı döneminin ilk yüzyıllarında (XIV ve XV yüzyıllar) çok revaç bulan bu tip camiler Türk topraklarının hemen her tarafında yapılmıştır. Yenişehir'de (Bursa) Orhan Gazi tarafından bir tepe üstünde inşa ettirilen ve çok ilgi çekici tuğla işçiliği gösteren büyük kubbeli bir cami mekânı ile yanlardaki birer kubbeli odadan ibarettir. Bir eyvan biçiminde olan giriş dehlizlerinden yan odalara geçişi sağlayan küçük ve dar koridorlar, yine de avlu hâtırası olarak minyatür kubbecikler- le örtülmüş ve bunların ortalarında aydınlık feneri yerini tutan birer delik bırakılmıştır.

Kaplıca İmareti veya Hüdâvendigâr Cami, bu plan şeklinin çok değişik uygulanışa sahiptir. İki katlı olan bu yapıda bin beşik tonozlu, diğeri kapalı avlu halindeki kubbeli iki mekânı üst katta at nalı gibi saran hücrelerden ibaret medrese teşkil eder. Alt katta kubbeli mekânın yanlarında tabhâne odaları yer almıştır. Beş kubbeli son cemaat yerinin üstünde uzanan ikiz kemerli galeri halinde dışan ağlan kat ise binanın cephesine bir saray görünümü verir. Bu o yıllarda çeşitli Akdeniz ülkelerinde uygulanan bir mimari zevkin Türkleşmiş şeklidir. Hüdâvendigâr Camii, medrese ile aynı bina kitlesi içinde birleşmiş bir yapı olarak Türk sanatında tektir. İznik'te 1. Murad tarafından 1389'da annesi Nilüfer Hatun için yaptırılan zâviye-imaret-cami de itinalı bir taş ve tuğla işçiliğiyle birlikte aralan sütunlu ve pâyeli beş bölümlü bir son cemaat yeri, tepesinde aydınlık feneri bulunan kubbeli bir kapalı avlu, yanlarda kubbeli odaların bulunduğu bir yapıdır. Geniş bir kemer ve seki ile ayrılan namaz mekânı zengin geçişli bir çift küçük kubbe ile örtülü olup mihrap eksende değil sol yan duvardadır. Aynı yerdeki 1389'da öldürülen Yâkub Çelebi için yapılan zâviye-cami de beş bölümlü son cemaat yeri. iki kubbeli mekân ve yanlarda aynalı tonozlarla örtülü birer odadan meydana gelmiştir. Bursa'da Yıldı- nm Bayezid (1390 |?|). Amasya'da Bayezid Paşa (1414). Edirne'de Gazi Mihai (1422) camileri, bu çeşit yapıların her biri değişik özelliklere sahip örnekleridir. Fakat Bursa'da Çelebi Sultan Mehmed için mimar Hacı İvaz tarafından yapılan ve bazı teferruatı hariç ancak 1424'te bitirilen Yeşilcami, bu tipin en önemli ve en muhteşem eseridir. Zengin mukamaslı kavsarası olan taçkapıdan girilen kubbeli ilk mekânda hâlâ şadırvan bulunduğundan bunun geleneksel kapalı iç avlunun hâtırası olduğu açıkça bellidir. Camide altın yaldızlı yeşil çiniler. bazı kısımları bitirilmemiş mermere işlenen bezemeler ve yazılar, pencere- lerdeki lokma parmaklıklarda görülen altın kakma süslemeler. Yeşil cami'nin her bakımdan göz kamaştırıcı bir tabhâneii cami olmasına özen gösterildiğini ortaya koyar. Aynı plan düzeni Amasya'da Yörgüç Paşa (1428). Bursa'da Murâdiye (1426-1428) ve Hamza Bey (aynı dönem), Ankara'da Karacabey (XV. yüzyılın ilk yansı), Kastamonu'da 1451'de Candaroğ- lu İsmâil Beyin yaptırdığı camilerde de görülür. Bu tip Rumeli'de de örnekler vermiş olup Üsküp'te İshak Bey (Alaca Cami, 1438). Sofya yakınında İhtiman'da Gazi Mihaloğullan, Edirne'de II. Murad ın eseri Muradiye camileri de bunlar arasında anılabilir. Tire'de Yahşi Bey (Yeşilce İmaret) Camii, önceleri yanlış bir ta- rihleme ile 1333 yılına ait olarak tanınmışken sonraları bu caminin XV. yüzyıl esen olduğu anlaşılmıştır. Burada mihrap kilise mihraptan gibi köşeli olarak dışan taşan bir çıkıntının içindedir. Bu kısmın yarım kubbesi içten dilimlerle süslenmiş, minare gövdesi de alışılmamış biçimde yivlerle bezenmiştir.

 

 

  1. MİMARİ TARİHİ

Bütün İslâm ülkeleriyle müslümanların bir süre hâkim oldukları yerlerde yapılan camiler mimari bakımdan birbirinden değişik özellikler gösterir. Dünya üzerindeki bütün camilere dair araştırma ve monografiler elde olmadığından cami mimarisinin bütününü ortaya koyacak geniş kapsamlı bir çalışma yapmak şimdiki halde çok güçtür. Bu güçlüğe rağmen evvelce Türk Ansiklopedisi (IX, 257-279) ile İslâm Ansiklopedisi (Vlll, 101-112) için tarafımızdan yazılan "Cami" (mimari) ve "Anadolu ve Rumeli'de Türk Mescid ve Camileri" maddeleri, aradan geçen uzun zaman içinde elde edilen yeni bilgiler ve ortaya konan yeni çalışmalarla tekrar işlenerek bu maddenin daha tam olmasına çalışılmıştır. Ayrıca bu maddede adları geçen camiler hakkında ayrıntılara girilmemiş, camilerin tarihçe ve sanat değerlerinin açıklanması kendi maddelerine bırakılmıştır.

 

Türk şehirlerinde cemaatin toplandığı, ana ibadet yeri niteliğinde olan büyük camilere, hıristiyanların katedral denilen kiliseleri gibi ulucami, câmi-i kebîr, Osmanlı döneminde sultanlar tarafından yaptırılan büyük camilere ise selâtin camii denilir. Esasında çok daha genel bir anlamı olan ve İran, Hindistan, Arabistan gibi bölgelerde cami mânasında kullanılan mescid kelimesi ise Türkçe'de yalnız küçük ibadet yerlerini ve mahalle camilerini ifade etmektedir. Nitekim Türkiye dışında çok büyük ölçülerde yapılar olmalarına rağmen Medine'de Mescid-i Nebevi, Kudüs'te Mescid-i Aksâ, İsfahan'da Mescid-i Cuma vb. pek çok eserde mescid adı ulucami veya selâtin camii mânasında yaşamaya devam etmektedir. Türkiye dışında, Asya'da birçok yerde velî olarak tanınan şahısların mezarı üstünde veya çevresinde kurulan ziyaret camilerine ise meşhed adı verilmektedir. Arap ülkelerinde, açıkta büyük kitlenin topluca namaz kılması için, etrafı bir duvarla çevrilmiş ve içinde sadece kıble yönünü gösteren bir mihrap olan yerlere musalla denilmekte, Türkçe'de ise bu terim daha çok bir caminin yanında cenaze namazı kılmak için toplanılan yeri ve burada bulunan, üzerine tabutun konulduğu taşı (musalla taşı, seng-i musallâ) ifade etmektedir. Buna karşılık Türkçe'de açık havada cuma ve bayram namazları için büyük kalabalığın ibadet etmesi maksadıyla ayrılan yerlere namazgah denilir. Bunlardan bazıları oldukça geniş olup Okmeydanı Namazgâhı'ndaki gibi mihrap ve hatta minberleri de vardır. Sadece bir mihrap taşına sahip, çimenlik bir sahadan ibaret olan daha küçük namazgâhlar da mevcuttur. Ulucami, büyük camiler, küçük ölçülerdeki mahalle Mescidleri dışında insanların toplu olarak bulundukları kervansaray, kışla, esnaf ve sanatkâr hanları vb. bazı binalarda da mescidler bulunmaktadır.

Genel olarak büyük bir cami, onu şehrin kalabalığından ayıran ve gerektiğinde yangınlardan da koruyan bir dış avluya sahiptir. Camiler Türkiye'de doğu-güney arasında bulunan kıbleye göre yerleştirilirler. Bu sebeple camilerin ana giriş kapılan ekseriya binanın kuzeybatı duvarında açılır ve giriş kıbleyi gösterir. Büyük bir cümle kapısı veya taçkapı ile diğer yardımcı kapılardan geçilen iç avlu veya harem (safın), iç tarafta sütunlu bir galeriyle çevrilidir ki bunlara revak denir. Bu iç avlunun ortasında abdest almaya yarayan bir çeşme (şadırvan) bulunur; bu avluya diğerinden ayırmak için şadırvan avlusu da denilir. Avlunun camiye giriş cephesinde uzanan revakı son cemaat yeri olarak adlandırılır. Namaz vaktine yetişemeyenlere veya fazla kalabalıkta içeri giremeyenlerin ibadetine mahsus olan bu kısım, aynı zamanda caminin içine doğrudan doğruya girilmesini önleyen bir ön mekân durumundadır. Tabanı avlu seviyesinden biraz yüksekçe olan son cemaat yerinin kıble duvarında genel olarak sağlı sollu birer küçük mihrap bulunur. Ayrıca büyükçe camilerde tekbirleri tekrarlayarak son cemaat yerindekilere duyurmak için kullanılan, bu mihrapların üstlerinde küçük cumbalar biçiminde dışan taşkın "mükebbire'ler vardır. Son cemaat yerinden esas ibadet mekânına açılan büyük cümle kapısı veya taçkapı, büyük veya sanat değeri olan camilerde itinalı bir işçilikle bezenmiş bir nişin içinde açılmıştır. Camiyi yaptıranın adını ve inşa tarihini veren kitâbe de bu girişin üstünde yer alır.

Esas ibadet mekânına Türkçe'de harim denilirse de sahn da denilir (Arapça'da sahn avlu anlamında kullanılır). Cami mekânının ortasında daha geniş olan ana veya orta sahn bulunur. Bunun tam orta kısmına kubbealtı, yanlardakilere de yan sahn denir. Namaz esnasında yönelinen kıble istikametini belirten ve imamın namaza durduğudan meydana gelmiştir. Bursa'da Yıldırım Bayezid (1390 |?|), Amasya'da Bayezid Paşa (1414), Edirne'de Gazi Mihal (1422) camileri, bu çeşit yapıların her biri değişik özelliklere sahip örnekleridir. Fakat Bursa'da Çelebi Suttan Mehmed için mimar Hacı İvaz tarafından yapılan ve bazı teferruatı hariç ancak 1424'te bitirilen Yeşilcami, bu tipin en önemli ve en muhteşem eseridir. Zengin mukamaslı kavsarası olan taçkapıdan girilen kubbeli ilk mekânda hâlâ şadırvan bulunduğundan bunun geleneksel kapalı iç avlunun hâtırası olduğu açıkça bellidir. Camide altın yaldızlı yeşil çiniler, bazı kısımlan bitirilmemiş mermere işlenen bezemeler ve yazılar, pencerelerdeki lokma parmaklıklarda görülen altın kakma süslemeler, Yeşilcami'nin her bakımdan göz kamaştırıcı bir tabhâneli cami olmasına özen gösterildiğini ortaya koyar. Aynı plan düzeni Amasya'da Yörgüç Paşa (1428). Bursa'da Murâdiye (1426-1428) ve Hamza Bey (aynı dönem), Ankara'da Karacabey (XV. yüzyılın ilk yansı), Kastamonu'da 1451'de Candaroğlu ismail Bey'in yaptırdığı camilerde de görülür. Bu tip Rumeli'de de örnekler vermiş olup Üsküp'te İshak Bey (Alaca Cami, 1438i. Sofya yakınında İhtiman'da Gazi Mihaloğullan, Edirne'de II. Murad'ın eseri Muradiye camileri de bunlar arasında anılabilir. Tire'de Yahşi Bey (Yeşilce İmaret) Camii, önceleri yanlış bir tarihleme ile 1333 yılına ait olarak tanınmışken sonraları bu caminin XV. yüzyıl eseri olduğu anlaşılmıştır. Burada mihrap kilise mihrapları gibi köşeli olarak dışarı taşan bir çıkıntının içindedir. Bu kısmın yarım kubbesi içten dilimlerle süslenmiş, minare gövdesi de alışılmamış biçimde yivlerle bezenmiştir.

 

Dört Destekli Camiler: Orta kubbesi dört pâye veya sütuna oturan dört kemer tarafından taşman, dış duvarlar eratında kalan bölümleri beşik tonozlu, köşelerde İse küçük kubbeli mekânlar bulunan bir başka tip camiler daha vardır. Türk mimarisinin erken döneminde cami yapılarında yenilikler aranmasının göze çarpıcı örneklerinin başında. Batı Trakya'da- ki Dimetoka'da mimar Hacı İvaz (Paşa) tarafından 1420'de yapılmasına başlanan. fakat bânislnin ölümü üzerine acele tamamlanan Çelebi Sultan Mehmed Camii gelir. Osmanlı mimarisinin parlak dönemindeki selâtin camilerinin öncüsü olan bu büyük ve kesme taştan güzel cami. bugün Yunanlılar tarafından ambar olarak kullanılmasına rağmen heybetli mimarisini belli etmektedir. Kubbesi yok olmuş ve üzeri sivri bir çatı İle örtülmüştür, önce dört yarım kubbe ile desteklenen bir ana kubbeli olmasını mümkün gören Ayverdi, sonra yeni bir görüş ortaya atarak, bu caminin esasında mihrap ekseni üzerinde iki kubbeli olarak tasarlandığını ve bânisinin ölümü üzerine bitirilmeden üstünün ahşap olarak örtüldüğünü iteri sürmüştür ki, bizce inandırıcı değildir. Benzerleri pek az tanınan bu tipin başka bir temsilcisi Atina'da Fethiye Camii ise de bu yapının tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Taş ve tuğladan örülmüş bir duvar tekniğine sahip bu caminin sütun başlıktan daha çok XVIII. yüzyıla işaret etmektedir. Harput'ta Sâre Hatun. Diyarbakır'da Bıyıktı Mehmed Paşa nın 1522'de yaptırdığı Fâtih Paşa camileri de aynı tipin daha geç temsilcileridir. Bu son örnek, dört yarım kubbesiyle bir kademe daha iteri bir safhaya işaret eder.

 

XIV. yüzyıl sonundaki Timur istilâsı, öncekinden daha da tahripkâr olmuş ve Timur ile sülâlesi imar faaliyetlerini kendi şehirlerine ve bilhassa Semerkant'a inhisar ettirmişlerdir. Timur devrinde cami yapımının ikinci plana atılmasına karşılık medrese, türbe ve meşhed inşası önem kazanmıştır. Bu arada bazı musallalar da yapılmıştır. Bunlardan Semer- kant'takinde geniş bir meydanın kenarında inşa edilen bir eyvanın dip duvarına bir mihrap yerleştirilmiş, bunun iki tarafına kadınlara mahsus daha küçük birer eyvan yapılmıştır. Kalabalık bu eyvanların önündeki meydanda toplandığından minber Herat musallasında olduğu gibi sağdaki eyvanın dış kenarına yerleştirilmiştir. Böyle bir musalla Bu- hara'da sur dışında mevcuttur. Orta kısmı 15 m. kadar yükseklikte olan musallânın kıble duvarının çok eski (belki XII yüzyıl), diğer kısımlarının ise XVII. yüzyıla ait olduğu tahmin edilmiştir. Timur'un doğum yeri olan Keş’te 1396'da tamamlanan muhteşem sarayının ortada büyük bir eyvanla yanlardan ileri taşkın birer burçtan ibaret cümle kapısı, o devrin cami taş kapılarına tesir etmiş gibidir. Timur'un 1397'de Türkistan şehrinde Ah- med Yesevi için mimar Şîrazlı Hoca Hüseyin'e yaptırdığı meşhed-cami, cephesinin bütün çini tezyinatının dökülmesine rağmen bu benzerliği açıkça gösterir. Burada minareler dış duvarın dört köşesine yerleştirilmişse de malzemesinin kötülüğü yüzünden daha yapıldığı yıllarda cami yıkılmaya başladığından bunlar da devrilmiştir. Uluğ Bey Camii ve Medresesi de (1417-1420) öncekinin methal burçları hariç olmak üzere daha ufak ölçüde tam bir benzeridir. Ebu'l-Kâsım Bahadır Han'ın 1446'da yaptırdığı Anav Kale Camii ise büyük bir eyvan ve yanlan kubbeli kanatları olan bir binadır. Bunun en dikkate değer tarafı, Çin tesirine bağlanan, eyvan cephesini süsleyen iki muazzam ejder motifidir. Bu dönemde İran'da yapılanlar arasında, üzerinde durulmaya değer önemli bir eser de Türkmen Karakoyunlular'dan Cihan Şah'ın (1436-1467) Tebriz'de yaptırdığı Mescid-i Kebûd'dur (Mavi Cami). Burada artık kubbenin hâkimiyeti açık bir şekil almakta, sekiz istinada dayanan büyük bir kubbenin örttüğü ana mekânı, üç tarafından kubbeli bölümlerden meydana gelmiş bir dehliz at nalı biçiminde sarmaktadır. Caminin kıble duvarı dışında haçvari planlı bir mekân vardır. Köşelerinde minareler bulunan cephesinin ortasındaki büyük bir eyvan ise methali teşkil eder. 1780'de kubbesi çöktüğünden beri çok harap olmasına rağmen günümüze kadar (1992) devam eden tamirlerle kurtarılmaya çalışılan. duvarlarında ve eyvanlarında hâlâ muhteşem bir süslemenin kalıntıları görülen bu caminin diğer bir benzeri de 1451 de Meşhed'de Emir Melikşah'ın yaptırdığı Mescid-i Şâh'tır. Orta Asya'daki ziyaret camilerinin en önemlilerinden biri de Kuzey Afganistan'da Mezârışerifte bulunmaktadır. Hz. Ali'nin kabri olduğuna inanılan bu yerde oldukça geç bir dönemde bir makam olarak yapılan bu cami Hint mimarisine uygun bir görünümdedir. Fakat daha çok İran tesiriyle bütün dış aksamı çinilerle kaplanmıştır.

 

Karma Üslûplarda Camiler: İslâm sanatının Ortaçağında muayyen bir devirden sonra Türk üslûbunun hâkim olması, bazı bölgelerde bunun yerli üslûplarla karışarak değişik birtakım yeni üslûpların ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki bunlardan biri Hint-İslâm, diğeri ise Eyyûbî ve Memlûk cami mimarileridir.

 

İslâm orduları ilk olarak 71, O da Hint topraklarına, Gucerât ve Sind'e girmişlerse de o sırada yapılan ve pâyeli olduklarına ihtimal verilen camilerden bugüne kadar hiçbir bina kalmamıştır. Yalnız Hint ülkesine İslâmiyet'in girmesiyle ilk yapılan camilerden birinin temel izleri. Sind'de Haydarâbâd civarındaki Mansûre'de meydana çıkarılmıştır. Pâyeli tipte bir bina olduğu anlaşılan bu caminin sadece kavisli mihrap temeliyle, payelerin kare şeklinde taş kaideleri bulunmuştur. Bir maksûrenin varlığına işaret sayılabilecek kaideler ise görülmemektedir. Kuzey Hindistan'da ilk kuvvetli İslâm idaresi Gazneliler'in hâkimiyetiyle başlar. 1175'ten itibaren Muhammed Güri idaresinde Hint'e nüfuz etmeye başlayan müslüman Afganlar çok büyük ölçüde, tesirli ve âbidevî ordugâh camileri yaptırmışlar, bunun için de orada mevcut eski Hindû tapınaklarından istifade yolunu tutmuşlardır. Delhi'de Gürî kumandanlarından Kutbüddin Aybeg'in kurduğu ve harabesi mevcut olan Kuvvetü'l-İslâm Camii, esasında bol miktarda girift kabartmalarla süslü, taştan pâyelerden ibaret bir mimariye sahip Jain tapınağına mihraplı bir kıble duvarının ilâvesiyle meydana getirilmiştir. Her biri taştan küçük bir kubbe ile örtülü kare bölümlerden oluşan bu cami binasının İslâm mimarisine aykırı Hindû tesirlere sahip dış görünüşü. 1197'de dış tarafında beş sivri kemer bulunan 150 ayak uzunluğundaki tamamen İslâmî karakterde bir cephenin inşa edilmesiyle gizlenmiştir. Bu kemerlerin dikkate değer bir özelliği, kemer taşlarının normal kemer inşaatında olduğu gibi bir kasnak yardımıyla dairevî şekilde değil sahte kemer denen bindirme tekniğinde yapılmış olmasıdır. Sonraları birçok ilâvelerle büyük bir manzume halini alan bu caminin 131 O da yapılan ve Alâi Dervâze adını taşıyan methal binası, Hint- İslâm sanatının karakteristik eserlerindendir. Bu caminin avlusunda, yine Kutbüddin tarafından yaptırılan ve Kutub Minâr denen 72,5 m. boyundaki (üst kısmı 1803'te yıkılmış ve tamir görmüştür) taş minare, Hint'te hâkim İslâm sanatının Türk menşeine açıkça işaret eder. Çeşitli örneklerine Orta Asya ve İran'da rastlanan koni biçimindeki bu minare onlar gibi ufkî yazı frizleriyle süslenmiş ve gövdesinin masif görünüşü sivri çıkıntı ve yivlerle hafifletilmiştir.

 

Osmanlı Türkleri: Cami mimarisi bu yeni dönemde, önceki dönemde başlamış olan yeni tipler ve tertipler arama yolundaki tecrübelere devam ederek yepyeni sonuçlara ulaşabilmiştir. Az bir zaman içinde varılan bu birbirinden farklı ve diğer İslâm ülkelerinde pek rastlanmayan çok ileri sonuçlar. Türk sanatının bu devirdeki canlılığını gösterir Şurası bir gerçek ki önceleri, henüz tanınan örnekler çok sınırlı ve bunlar hakkındaki bilgiler yanlış veya eksik iken iddia edildiği gibi bu eserlerde Bizans sanatının tesirini aramak doğru olmaz. Bizans sanatının son safhası ile çağdaşı ve İstanbul un fethini hemen takip eden Osmanlı-Türk mimarisi arasında aynı kaynaktan beslenen geleneğin devamına işaret eden izlere rastlanmaz. Ancak erken Bizans devrinde bir tecrübe esen olarak yapılmış olan ve gerek ölçüleri gerekse kullanılan mimari usuller bakımından eski Roma geleneklerine bağlı plan İstanbul'daki Ayasofya, Türk mimarlarına yeni tecrübelerinde faydalı bir örnek olmuştur. Bu devirde de yine çeşitli askı tipler uygulandığı gibi yeni tecrübelere de girişilmiştir Camiler bulunduktan yerlere göre ayrıntılarında bazı farklılıklar da gösterirler. Rumeli'nin bazı yerlerinde aşırı derecede uzun minareler yapılmış. Tiran da Edhem Bey Camii. Makedon/,a da Kalkandelen Camii gibi bazı esirlerde camilerin içleri ve hatta d bütünüyle renkli kalem işi nakışlarla bezenmiştir. Yeniçağdaki Osmanlı dönemi camileri geçiş, klasik ve yabancı tesirler devirleri olmak üzere başlıca üç safhada incelenebilir.

 

  1. a) Geçiş Dönemi Camileri. Osmanlı Devleti fetihlerle yeni ülkelere sahip oldukça buralardaki şehir ve kasabalarda bulunan kiliselerden en büyüğünü, bir bakıma fetih alâmeti olmak üzere camiye çevirmiştir. Şimdi harabe halinde olan Antalya'da Şehzade Korkut, Karadeniz Ereğlisi'nde Orhan Bey, Tirilye'de (Zeytinbağı ) Büyük Cami, Trabzon'da Yenicuma camileri eski kiliselerdir. Selânik Türk idaresinde iken birçok kilise Kâsımiyye, Hortacı Süleyman, İshakıyye, Suluca, Eskicuma vb. adlarla camiye çevrilmişti. Bunun için kıble istikametine uygun bir mihrap yapılmış, minber ve kürsü gibi gerekli olan şeyler ilâve edilerek minare, şadırvan inşa edilmiştir. Kiliseden çevrilen camiler bazan devrinde fethin gerçekleştiği padişahın, bazan da vezirlerin evkafındandır. Başta istanbul'daki Ayasofya olmak üzere Edirne. İznik, Trabzon. Vize, Enez, Sof ya, Seiânik, Ohri ve Benefşede (Monem basla) eski Bizans kiliseleri. Kıbrıs'ta Lefkoşe'de gotik mimarili Katolik katedrali "Ayasofya Camii" adıyla ibadete uygun hale getirilmiştir, İstanbul, Atina, Amasra'da olduğu gibi bazı yapılar ise Fâtih |veya Fethiye camii adıyla anılmıştır. Başta İstanbul olmak üzere birçok yerleşme yerinde eski kiliseler hayır sahipleri tarafından peyderpey camiye çevrilmiştir, istanbul'da Küçük Ayasofya. Hıramı Ahmed Paşa, Koca Mustafa Paşa imrahor İlyas Bey, Bodrum Mesih Paşa) Kariye, Atik Mustafa Paşa, Fenâri îsâ, Vefa Molla Gürâni, Zeyrek, Eski İmaret vb. camiler bunlardandır.

 

Geçiş döneminde daha bir süre pâyeli ve çok kubbeli cami mimarisine sadık kalındığını bazı yerlerdeki örnekler göstermektedir. Alaşehir'de iki sütunun yardımıyla altı kubbenin örttüğü 1465 e doğru yapılan Şeyh Sinan Camii, Küre de yalnız derinliğine sıralanan bölümleri kubbeli, diğerleri ise tonozlu 1472 tarihli Hoca Şemseddin Camii, Sofya'da ortada dört pâyenin yardımıyla dokuz kubbenin örttüğü 1474 yılına doğru yapılmış Büyük Cami (Mahmud Paşa Camii), Kastamonu'da yine dokuz kubbeli ve 1506 da yapılarak 1746 da genişletilen Nasrullah Paşa Camii, Tokat'ta dört pâyeye dayanan, dokuz kubbeli Takyeciler Camii, bu tipte yapıların başlıca örnekleridir. İstanbul'da her ne kadar çok kubbeli bir ulucami yapılmamışsa da Karagümrük'te Vezir Atik Ali Paşa (ö. 1511) tarafından inşa ettirilen camide bu mimari şekil uygulanmıştır. Bu caminin, iki sütun yardımıyla eşit büyüklükte ait kubbenin örttüğü enine uzanan dikdörtgen biçiminde bir harimi vardır.

 

Edirne'de Üç Şerefeli Cami ve Manisa'da Ulucami ile önceki dönemde ortaya çıkmış enine uzanan cami tipi ise daha gelişmiş olarak İstanbul'da 1462-1470 yıllan arasında yapılan ilk Fâtih Camii’nde uygulanmıştır. 1765 zelzelesinde yıkıldığı için III. Mustafa tarafından daha değişik biçimde şimdiki şekliyle yeniden yapılan bu binanın bazı eski kısımlan hâlâ durduktan başka ilk planı hakkında da bilgi veren belgeler vardır. İlk Fâtih Camii’nde revaklı avluyu takip eden harim. büyük bir kubbe ve bunu mihrap yönünde destekleyen bir yarım kubbe ile örtülmüş, bu merkezi mekânın iki yanında tabhâneli camilerdeki gibi duvarlarla değil sadece sütunlarla ayrılmış kubbeli üçer bölüm sıralanmıştır. Fâtih Camii İstanbul'un siluetine hâkim bir tepede, bütünüyle simetrik bir plana göre düzenlenmiş büyük bir manzumenin merkezini teşkil eder Türk sanatının bu en geniş ve en zengin külliyesi birçok medrese, dârüşşifâ, tabhâne türbe, kervansaray, hamam ve çarşıdan meydana gelmişse de bugün bunlardan birçoğu (medreselerin bir kısmı hamam, çarşı, dârûşşşifa tamamen ortadan kalkmıştır. Fâtih Camiinin mimari bakımdan en yakın ben zeri. Atik Ali Paşa nın yaptırdığı Çemberlitaş’ta kendi adıyla anılan camidir. Burada da büyük kubbeli mekânın kıble tarafında yanm kubbeli bir çıkıntı, iki yanlarda da harimden birer sütunla ayrılmış yan kanatlar vardır.

Üç Şerefeli Caminin benzerleri olarak XV. yüzyılın ikinci yarısında yapıldığı tahmin edilen, fakat her kısmının aynı limana ait olup olmadığının incelenmesi gerekli Tokat'ta Güdük minare Camii, Manisa'da 1474 tarihli Sinan b. Abdullah'ın yaptırdığı Çaşnigir, 1484 tarihli İvaz Paşa (Çaybaşı), II. Bayezid'in zevcesi Hüsnüşah Hatun için 1491 de inşa edilen Hatuniye camileri hep bu tipin örnekleridir. Hayrabolu'da 1496 tarihli Güzelce Hasan Bey Camii, Hafsa Sultan için 1522 de inşa edilen Sultan Camii, aynı tipin oldukça kücük ölçüde uygulanışını gösteren örneklerdir. Türk cami mimarisinin gelişmeninbir halkası olan bu tip, kısa süre sonra yerini daha değişik biçimlere bırakmıştır.

 

Küçük ölçüdeki bazı ibadet yerlerinde ise İstanbul içinde ve dışında pek çok örneklerine rastlanan tek kubbeli cami tipi uygulanmıştır. Bunlarda genellikle iki veya üç bölümlü, dışarıya açık bir son cemaat yerini takip eden bir kubbenin örttüğü kare şeklinde bir harim bulunur. Bursa'daki binalarda renkli bir görünüm sağlayan taş ve tuğla örgülerinin varlığı dikkati çektikten başka Osmanlı mimarisinin sonraları bütünüyle programından çıkardığı, ön cephede yükselen duvar da görülür. Tek kubbeli camilerin İstanbul'daki en güzel örneği, 1491 yılında yapılan, kesme taş kaplamalı ve üç bölümlü son cemaat yerine sahip Sultanahmet'teki Firuz Ağa Camii'dir. Bu hususta en âbidevî yapı, şüphe yok ki Üsküp'te XV. yüzyıl sonlarında veya XVI. yüzyıl başlarında yapılan Mustafa Paşa Camii'dir. Edirne'de Beyazıt Külliyesi'nin ortasında bulunan büyük Beyazıt Camii İle ondan az sonra yapılan İstanbul'daki Sultan Selim Camii de tek kubbeli camilerin en büyüklerindendir. Her ikisinde de esas kitleye iki yandan bitiştirilmiş olan tabhâneler, bu camileri aynı zamanda tabhâneli camilerin en âbidevî olanları arasına sokmaktadır.

Bu dönemde küçük mahalle mescidleri, genellikle üstü kiremit kaplı ahşap bir çatının örttüğü, dikdörtgen bir mekândan ibaret basit yapılardı. Bunlardan bazılarının sütunlu, kemerli son cemaat yerleri vardı. Cami kitlesinin, ölçülerine nisbetli mütevazi minareleri de ihmal edilmemişti. Bu minareler bazan ahşaptan yapılıyor, bazan da ait olduklan caminin küçüklük ve basitliğini giderip dikkati çekmek istercesine çok değişik biçimlerde inşa ediliyordu. İstanbul'da böyle ahşap çatılı küçük camilerin en güzeli, XV. yüzyılın sonlarına ait Yatağan Camii'dir. Yine Fâtih döneminde yapılan Samanveren Camii, dış cephelerindeki taş ve tuğla örgüsü yanında minaresindeki tuğla süsleme ve şerefe çıkıntısı olmaksızın yapılan ezan okuma yerindeki baca şeklinde pencerelerle dikkati çeker. Tahtakale'de han ve iş yerleri arasında sıkışıp kalan Timurtaş Mescidi ise duvarının bir kenarına asılı cumba biçiminde ve sadece dört ezan penceresi olan bir minareye sahiptir. XVI. yüzyıl başlarında Kadı Emin Nûreddin'in inşa ettirdiği Burmalı Mescid, burmalı yivlerle süslü minare gövdesi bakımından önemlidir. Esas bina ise basit bir dörtgen mekân halinde olup son cemaat yen devşirme sütunlara oturan kemerlere sahiptir. Ahenkli biçimde kullanılmış taş ve tuğla malzeme dış görünüşe renk vermiş olup yirmi yıl kadar önceki tamirde yapılan ahşap çatı binanın bütününü örter.

Zâviye-camilerin (tabhâneii camilerin) bu dönemde oldukça fazla sayıda yapıldığı görülmektedir. Edirne'de 1484-1468 arasında yapılan Beyazıt ve İstanbul'da 1520-1522'de inşa edilen Yavuz Selim camileri, bu tipin selâtin camilerinde uygulanışını gösteren örneklerdir. Bunlarda tabhânelerin ortalarına kapalı avlu hâtırası olarak, kubbesinde bir aydınlık feneri bulunan bir orta sofaya açılan dört eyvan ile köşelerde dört oda bulunur. Amasya'da bir külliyenin merkezi olan Beyazıt Camii'nin de esasında bu tipte bir yapı olduğu sanılır. Tabhâneii camiler genellikle devlet ileri gelenleri tarafından yaptırılmıştır. Kapalı avlu kısmı kubbe, kıble tarafındaki bölümü eşit veya daha küçük bir kubbe ile örtülü olanlar arasında. Bursa Karacabey'de 1456'da yapılan Karaca Bey Camii. İstanbul'da iç kemeri birer dehlizle aynlan tabhâne odalarına sahip 1464 tarihli Mahmud Paşa. dış duvarlarının taş ve tuğla işçiliğiyle dikkati çeken 1465 tarihli Murad Paşa, Üsküp'te 1470'e doğru yapılan ve aynı duvar örgüsüne sahip îsâ Bey, Selânik'te İshak Paşa (Alaca), İnegöl'de aynı bâninin eseri diğer İshak Paşa, Afyonkarahisar'da 1472 ye doğru inşa edilen Gedik Ahmed Paşa, Filibe'de Şehâbeddin Paşa, Edirne'de Muradiye camileri bu tipin başlıca örnekleridir.

 

  1. b) Mimar Sinan ve Takipçileri Dönemi (Klasik Dönem) Artık özelliklerini kesin şekilde bularak gelişme yolundaki yönü açıkça çizilen Osmanlı-Türk mimarisinde cami. Mimar Sinan ve onun üslûbunu devam ettiren mimarlar döneminde gerek yapı sanab gerekse yer seçilmesi, şehirlerin imar programı, dış hatların güzelliği gibi hususlarda en yüksek seviyesini bulmuştur. Bu camilerde zarif, sade fakat özgün ve her şeyi ölçülü olarak kullanan bir üslûp, çini, mermer, malakâri veya kalem işi nakış gibi süslemenin bir bütün olarak düşünüldüğünü gösterir. Cami inşasında zaman zaman eski bazı tiplere uyulmakla beraber önemli yenilikler de getirilmiştir.

Önceki dönemde başlamış olmakla beraber bu dönemde çok sayıda inşa edilen menzil külliyelerindeki camiler de aynı bir tür teşkil ederler. Anadolu'da ve Rumeli'de doğu ve batı yönlerinde uzanan sefer ve kervan yollarının üzerinde kurulan bu tesisler, zamanla çevrelerinde yerleşme merkezlerinin yayılması ile buralardaki şehirleşmenin çekirdeğini oluşturmuşlardır. Doğu yönünde 1523 e doğru Gebze'de Çoban Mustafa Paşa tarafından kurulan menzil külliyesinin benzerleri İzmit'te Pertev Paşa. Yenişehir de (Bursa) 1588 tarihli Sinan Paşa. Bozüyük'te Kasım Paşa ve Karapınar da (Konya) Mimar Sinan tarafından Sultan Selim İçin inşa edilmiştir. Kayseri yakınında İncesu'daki 1670 tarihli Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii de etrafındaki yapılarla askeri mahiyette bir menzil külliyesinin geç tarihlere ait bir örneğidir. Yine Mimar Sinan'ın eseri olan, İskenderun körfezi yakınında Payas ta Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi bu çeşit manzumelerin en büyüklerindendir. Batı yönünde böyle menzil külliye erinden Tekirdağda Rüstem Paşa. Lüleburgaz'da Sokullu Mehmed Paşa, Çorlu da Ali Paşa camileri ile etraflarındaki yapılar da bu tipe örnek olarak anılabilir.

 

İslam sanatının ilk camilerinden gelen pâyeli cami tipinin, Osmanlı mimarisinin bu ilerlemiş çağında eski hâkimiyetini bütünüyle kaybettiği ve pek nâdir hallerde uygulandığı görülmektedir. İstanbul'da 1573'te Mimar Sinan'ın bir değişiklik ortaya koyma gayesiyle Piyâle Paşa Camii’nde uyguladığı plan. iki desteğin yardımıyla eşit altı kubbenin örttüğü enine uzanan dikdörtgen biçimli bir harime sahip olmakla beraber, binayı dıştan çeviren iki kat sütunlu galeriler ve cephenin tam ortasında yükselen minare, nihayet günümüzde kısmen çalınmış zarif çini süslemesiyle çok kubbeli camilerde genellikle görülen yeknesaklıktan uzaklaşmıştır. Çok eski. destekli ve düz damlı cami mimarisinin bu ilerlemiş dönemde hâlâ kullanıldığını gösteren örnekler de vardır. Nitekim Sivas'ta 1564 tarihli Meydan Camii enine uzanan bir harime sahip olup üstündeki düz dam ahşap kirişlerle taşınır. Tokat Ulu camii, belki esası eski olmakla beraber XVIII. yüzyılda yeniden yapılarak tavanı pâyeler, kemerler, son derece zengin nakışlarla bezenmiştir. Burada yapı uzunluğuna gelişmiş, içi iki sıra dörder pâye ile üç sahna ayrılmıştır. Ancak dikkate değer bir özellik, son cemaat yerinin mihrabın karşısındaki duvarın dışında değil uzun iki yan cephe boyunca uzanmasıdır. Caminin girişleri de tabiatıyla iki yanda açılmıştır.

 

Edirne'de ilk defa olarak Üç Şerefeli Cami de uygulandıktan sonra çeşitli yerlerde tekrarlanarak Mimar Sinan tarafından İstanbul Beşiktaş'ta Sinan Paşa Camii’nde 1555'te az bir değişiklikle son defa kullanılan düzen, son cemaat yerini takip eden haremi, içeride dördü kubbe. ortadaki ise aynalı tonozla örtülü beş bölümle daha derinleştirilmiştir. Bu eser Sinan'ın klasikleşmiş eski bir plana yenilikler getirmesinin güzel bir örneğidir. Bu özellikleri aynen tekrarlayan bir cami de İzmir'de özdemiroğlu Yâkub Beyin 1598'de yaptırdığı Hisar Camii'dir.

 

Konya'da Yavuz Sultan Selim için XVI. yüzyılın ilk yarısında yapılan Selimiye Camii nde, bir kubbe ve yarım kubbe düzeniyle ilk Fâtih Camii mimarisi âdeta aynen tekrarlanmıştır. Üsküdar'da Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan için 1547'de Mimar Sinan tarafından inşa edilen İskele Camii, Beyazıt Camii plan düzeninden hareket etmekle beraber, ortadaki ana kubbenin giriş tarafı istisna edilerek üç taraftan yanı kubbelerle desteklenmek suretiyle bir derece daha ileri bir safhaya işaret eder. Sinan 1544-1548 yılları arasında yine İstanbul'da yaptığı Şehzade Camiinde, orta kubbeyi destekleyen yanı kubbeleri dörde çıkarmak suretiyle, cami mimarisinin merkezî plana sahip ve statik bakımından en güvenli, mükemmel eserlerinden birini vermiştir. Medrese, türbe gibi müştemilâtı da içine almak suretiyle geniş bir avlu ile sınırlanan bu binanın dikkate değer bir özelliği de çifte minaresinin başka hiçbir yerde tekrarlanmayan kabartma bezemelerle kaplı olmasıdır. Yine Sinan'ın 1550-1557 yıllan arasında Kanûnî Sultan Süleyman İçin inşa ettiği Süleymaniye Camii, ana çizgileri bakımından Beyazıt Camii tertibine uymaktadır. Burada âhenkli bir plan, binanın üst yapısının şuurlu bir şekilde kuruluşu ile hem binanın yapım güvenliği, hem de dış görünüş bakımından tam mânası ile mükemmelliğe erişmiştir. Yan cephelerdeki dış galeriler cami kitlesini hareketlendirmiş ve hafifletmiştir. Yapının içindeki süsleme mimarinin hâkimiyetine saygılı olmuş ve onun güçlü hatlarını gizlemeyecek şekilde dikkatle uygulanmıştır.

Mahiyeti gereği mihrap caminin en süslü kısmını teşkil eder. Bunun önünde caminin esas döşemesinden az yüksek olan bir kademe vardır ki buna da mihrap sekisi adı verilir. Mihrabın sağ tarafında, başlangıçta yalnız cuma namazı kılınabilecek büyük camilerde bulunurken sonraları en ufak mahalle mescidlerine bile konulan minber yer almaktadır. Birçok hallerde çok itinalı bir işçilikle işlenmiş, ahşaptan veya mermerden yapılmış olan minber, bir kapı kemerinin arkasından basamakla çıkılan ve en üst noktasında dört ince sütun veya direğe oturan bir külâh ile örtülmüş loca biçiminde bir "köşk'ten ibarettir. Aslı Hz. Peygamber devrinde, üzerinde hutbe okunan üç basamaklı bir merdiven halinde olan minber daha sonra gelişmiş ve Emevî dönemi sonunda camilerde yer almaya başlamıştır. Kiliseden çevrilmiş camilerde minber köşkünün iki yanına birer sancak asılması ve imamın hutbeye bir kılıçla çıkması usuldendi. Mihrabın sol tarafında kıble duvarına, yan duvara veya pâye- ye bitişik olarak birkaç basamak merdivenle çıkılan bir vaaz kürsüsü bulunur. Bu da ahşap veya mermerden genellikle sanatkârane şekilde yapılmıştır.

gfgdfgd

 

Camiye gelen hükümdarların namaz kıldıkları yeri halktan ayıran bölmeye Arap memleketlerinde maksûre denilmektedir. Osmanlı döneminde bu kısma ufak bir loca biçimi verilmiş ve yüksekte olmasına özen gösterilmiştir. Hünkâr mahfili adı verilen bu bölüm genellikle caminin sol köşesinde yer alır ve dışarıya doğrudan bağlantılıdır. İlk maksûrenin Mescid-i Nebevide Halife Osman (644-656) tarafından tuğladan yaptırıldığı söylenir. Bunu VelTd zamanında (705-715) Medine valisi olan Ömer b. Ab- dülazîz abanoz ağacından yeniletmiştir. İbn Haldûn'a göre ise Hz. Ali'nin camide namazda iken bir suikaste kurban gitmesi üzerine Muâviye (661-680), cami içinde halifeye mahsus namaz yerini bir emniyet tedbiri olarak ayırmayı lüzumlu görerek ilk maksûreyi yaptırmıştır. Osmanlı dönemi Türk mimarisinde hünkâr mahfilinin dışarıdan girişinde küçük bir saray odası gibi bezenmiş ve döşenmiş bir mekân yer alır. Sultanın camiye geldiğinde kısa süre dinlenmesi için yapılan bu kasr-ı hümâyun (hünkâr kasrı), evvelce Sultan Ahmed Camii ve Yenica- mi'de olduğu gibi caminin esas kitlesi dışında ona bitişik olurken geç dönem Osmanlı-Türk mimarisinde son cemaat yerinin üstüne alınarak cami mimarisiyle bütünleştirilmiştir.

Caminin içinde müezzinler için ayrılmış yüksekçe bir yer müezzin mahfili olarak adlandırılır. Ancak büyük camilerde rastlanan bu unsurdan başka esas girişin iki tarafında alçak korkuluklarla ayrılmış kadınlar mahfili de bulunur. Cami mimarisinin önemli bir parçası da ezan okunmaya mahsus olan minaredir. Minare İslâm âleminin çeşitli bölgelerine göre değişik biçimler gösterir. Osmanlılar da binanın genellikle sağ tarafında bulunur. Yine sadece Osmanlı selâtin camilerinde iki ve daha çok minare yapılmış olmakla beraber bunlar son derece nâdirdir. Sultanlar ve bazı hânedan mensupları dışındaki kişiler tarafından yaptırılan camilerde birden fazla minare bulunmaması titizlikle riayet edilen bir usuldür. Ancak son yıllarda yapılan modern camilerde minare ve şerefe sayısında bir sınırlama ve ölçü kalmamıştır.

Camiler genellikle tek başına yapılar halinde olmayıp bilhassa Türkler de imaret. külliye veya manzume adlan verilen çeşitli vakıf binalardan oluşan bir yapı topluluğunun merkezini teşkil ederler. Böylece camilerin etrafında onlara ek olarak yapılmış arasta (çarşı), dârüşşifâ. hamam, hazîre. türbe, medrese, sıbyan mektebi, kervansaray, kütüphane, mu- vakkithâne, sebil, tabhâne. aşhâne-ima- ret gibi vakıf yapılar da bulunur, Osmanlı döneminde şehirler arası ana kervan ve sefer yollan üstünde, özellikle XVI. yüzyılda durak yerlerinde menzil külliyelerinin de inşa edildiği görülür ki bunların da merkezlerini bir cami teşkil eder.

  1. A) İslâmiyet'in Doğuşunda tik Camiler. İslâmiyet'in Mekke döneminde toplu ibadet için belirli bir bina yapılmadığı bilinmektedir. Hz. Peygamber, hicret sırasında Medine'ye girmeden bir süre kaldığı Kubâ'da daha sonra "Takva Mescidi* adıyla da anılan ilk ibâdet yerini kur- durmuştur Bununla birlikte islâm dün-

 

HÜI. Ut tarafmddr > rvaktarUl »anlı ve mth/atanda Îîfiik cinsler ryte süslü, yerli İHiâpiı tonpl bîr Osmanlı yapısıdır. HHp^İt namdı îsîaü'dtM Remieda. 1504 xt Öten Seyytd Ebul-Avn Muham- rrted el Gazıı «din« yapılan camt. enle wwtw dikdörtgen mekâniı ve içinde iki pâye Üe alt* bölüme ayrılan, bunların da üstleri altı Kubbe ile örtülü olan Osmanlı camik-rının bir benzeridir. Aynı bölgede. Kfar Sirkin de en Nebi Sâri Camii ise itarthı meçhul» Edirne deki Üç Şerefeli CMVÜ gibi enine bir harime. ortada iki plye sie desteklenmiş büyük bir kubbeye ve yanlarda ikişer bölüme sahiptir. Taberiye'deki Câmiui-bahrî de Osman- h döneminde yapılmış gibi görünmektedir. En azından minaresi buna işaret eder. Harım tam bir kare biçiminde olup ortada tek bir sütun mekânı dört bölüme ayırır. Bunlardan her birininin üstünde kasnaksız birer kubbe bulunmaktadır Bu camı. İslâm mimarisinde değişik bir tip meydana getirmesi bakımından ilgi çekicidir. Anadolu da Zile- de, ortasında kare katın bir pâye olan böyle dört kubbeli kare bir cami varsa da bunun esasında bir bedesten olarak yapıldığı ve sonra camiye çevrildiği söylenmektedir.

 

Anadolu'da karma üslûpta inşa edilen yapılardan Aziziye Camii ile empire üslubunda ın;a edilen istanbul'da Ortafcöy Camii

  1. c) Yabancı Tesirler Dönemi Camileri. Osmanlı-Türk sanatında. XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren gittikçe güçlenerek hâkim olan Batı Avrupa menşeli sanat tesirleri önce Türk baroğu, daha sonra- lan da Türk-empire üslûplarının doğmasına sebep olmuştur Bunları. XIX yüzyılın sonlarında görülen ve pek az yaşayan. hem Türk hem de yabana sanatlardan unsurlar alan karma bir üslûp dönemi takip etmiştir Yabancı tesirler döneminde yapılan camilerin mimari bakımından önemli bir yenilik ortaya koyamadıkları dikkati çeker. Fakat dış süslemelerde. kemer biçimlerinde, nisbet- lerde büyük farklılıklar olduktan başka iç bezemeler bütünüyle yabancı bir karakter almıştır. Başlangıçta mimaride henüz önceki dönemin yapı geleneklerinin sürdürüldüğünü. XVIII yüzyılda yapılan bazı büyük selâtin camileri belli eder 1759-1763 yıllan arasında İstan- bul da Sultan III. Mustafa'nın yaptırdığı Lâleli Camii nde. ana çizgilerde hâlâ klasik dönemin bazı unsurlarının yaşadığı, planın ise sekiz destekli şemaya uygun olmasına karşılık bütün kemerlerde ba rok profillerin kullanıldığı görülür. Bir selatin camiî olmasına rağmen eski külliyi düzeninden de uzakiaşılarak çok değişik bir düzenleme ile altında bir çarşı, bir tarafında da medrese ile avlu kapısı yanında sebil ve türbe yapılmıştır. Dört büyük kemerin taşıdığı tek kubbe ile örtülen ve 1748-1755 yılları arasında I. Mahmud'un başlatıp III. Osman'ın bitirt- tiği Nuruosmaniye Camii, süslemesi, yapı unsurlan. bilhassa yarım yuvarlak avlusu ile barok üslûbunun tam bir temsilcisidir. Ancak Türk camilerinde barok mimari kısıtlı kalmış, barok kiliselerin cephelerinde görülen iki taraftan "S" biçimli payandalarla desteklenen yüksek duvar hiçbir vakit yapılmamıştır. 1765 zelzelesinde ağır şekilde zarar gören ilk Fâtih Camii de Sultan III. Mustafa tarafından 1766-1771 yılları arasında yeniden inşa edilirken planı bütünüyle değiştirilmiş ve daha önce Şehzade. Sultan Ahmed, Yeni Vâlide camilerinde kullanılan tertibin aynen uygulanması suretiyle. bir ana kubbeyi dört tarafından destekleyen dört yarım kubbe ile inşa edilmiştir. Bunun için de kıble duvarı eskisine göre epeyce ileriye alınmıştır. Rodos'ta 1765 tarihli Sultan Mustafa Ca- mil'nde kubbeli harim mekânı iki sütunun yardımı İle uzatılmış ve yanlarda da birer dehliz yapılmıştır. Tek büyük kubbenin örttüğü mekânı derinliğine uzatma fikri, bu dönemin büyük camilerinin çoğunda uygulanmıştır. Yine Sultan III. Mustafa tarafından 1758-1761 yıllarında inşa ettirilen Üsküdar'daki Ayazma Camii ile 1853'te Dolmabahçe'de empire üslûbunda Balyan ailesi mimarları tarafından Bezmiâlem Vâlide Sultan İçin yapılan camide de aynı özelliği bulmak mümkündür. Bu selâtin camiinde çifte minare aşırı derecede ince gövdeli olarak ve şerefe çıkmalarına birer korint sütun başlığı biçimi verilerek yapılmıştır. Klasik mimariye ters düşecek şekilde son cemaat yerinin üstünde küçük ölçüde bir saray gibi düzenlenerek tezyin edilmiş bir hünkâr kasrı vardır. Dol- mabahçe Camii’nde bir muvakkithâne- den başka ek bina yoktur. Evvelce etrafını çeviren pencereli dış duvarı ve bunun kapıları 1940'lara doğru yıktırılmıştır. Sultan l. Abdülhamid'in 1778'de Bey- lerbeyi'nde Boğaz kıyısında inşa ettirdiği caminin diğer müştemilâtı İstanbul'un içinde Bahçekapı semtinde yapılmak suretiyle külliye dağıtılmıştır. Caminin Bo- ğaz'ın Anadolu yakasında olmasına karşılık bânisinin türbesi, medrese, kütüphane, yıktırılarak yerinde IV. Vakıf Hanı yapılan aşhâne-imaret ve yerinden kaldırılarak Alemdar Yokuşu başında yeniden kurulan sebil şehrin işlek bir muhitinde inşa edilmiştir. Yabancı üslûplu camilerin küçük örneklerinden biri de Atatürk bulvarı kenarındaki 1788 tarihli Şeb- safâ Kadın Camii'dir. Yeni askeri teşkilâtın kurulmasından sonra Anadolu yakasında yapımına başlanan Selimiye Kışlası ve etrafında İnşa edilen yeni mahallelere hizmet etmek gayesiyle 1805-1806 yıllarında III. Selim'in yaptırdığı kendi adıyla tanınan cami de barok üslübun tesiri altındadır. Barok İle empire üslûplarının bir karışımı olarak Sultan II. Mahmud'un 1822-1826'da Tophane'de inşa ettirdiği Nıısretiye Camii yüksek kitlesiyle değişik bir görünüme sahiptir. Dört büyük kemerin taşıdığı bir kubbe ile örtülü binada eski Türk sanatından hiçbir iz yoktur. Çifte merdivenle çıkılan son cemaat yeri üstünde yine hünkâr kasrı bulunur. İrice minareleri inşaat bittikten sonra kalın bulununca dışlarından

 

'pK&tltrrmf* glıMMnıi», fakat İM üUntft a*a*ndi kumdu mahyanın kub ÜMİft 'I^IîShö^ MlHMili yörOndm de umm 0Oı#iK>mıi     minareleri

Haha H yattRınK) Bâtûn bunlar, geç dönete camı mlrnartşibde tasaniarın cid- #          p«*yclate dayanmadığının be

İNHfflr Nustvtlve Camiinde külliye bi naMraMı yerini caddenin karşısında yap tolan ve hepsi l9S6'da vıktınian Toohan* kışla lan almış, şadırvanı camilin yanında yapılmış, evvelce karşıda kış- Üı kapı» yarımda olan sebil ve mırvakkrt- h*ne be 1956'da yandaki şadırvan av- toauna taşınmıştır. Caminin evvelce etrafta çeviren avfu duvarı cok daha ön- Cetei y»krîtp kaidmlmıştır Burada artık klasik Osmanlı selâtîn külliyesi düzeninin bütünüyle unutulduğu görülmektedir. Nihayet 1851'de şehrin içinde inşa edPer Hırka-1 Şerif ve 18S4'te Sultan Abdülmecid in yaptırdığı Ortaköy camileri de ampire üslûbunun başlıca örnekleridir Her Hasının de minare şerefeleri korfnt sütun başlıkiarının taklididir. Karma üslûbun daha geç örnekleri. Konya - da 1872 de yapımına başlanıp birkaç yılda bitirilen Aziziye. İstanbul'da Aksa rayda 1871'de yabana bir mimarın ese ri olan Vâöde Pertevnîyal ve 1886 da Sultan fi Abdülhamid'm yaptırdığı Yıldız cam Herinde görülür. Bu son iki camide yabana mimari, eski Türk sanatından ilham alman bazı unsurlarla birlikte uygulanmıştır Son Osmanlı sultanları selâtin camilerini, İstanbul içinde yer kalmadığından ve Boğaziçi kıyılan daha itibarlı hale geldiğinden bu bölgelerde kur- durmuştardır. Suttan Abdülaziz in 1876 yıUni doğru Maçka sırtlarında, temelle- finden dolayı Taşlık adıyla anılan yerde mimar Serkıs Balyan a yaptırmaya başladığı ve dört minareli olarak tasarlanan Aziziye Camii bitirilmeden kalmıştır Eğer tamamlanmış olsaydı bu cami de karma üslûpta, onun gelir temini için yapılan Akaretler evlen mimarisinde bir camı alacaktı

«M

Planlan bakımından önemli yenilik ortaya koymayan bu dönem Osmanlı ca mHerinde. harimierinde zengin ma İze melı boi bir bezeme ve hayret verici de recede ince minarelerle karşılaşılmak* tadır Burum yanında Aksaray Vâîide Ca mh'nde olduğu gibi Batı nın gotik sanatı ttnsurtenmn Türk sanatı süs unsurtan ile fairaberce kullanılma s: da bu dönemin toetökîerirvlendir Bu dönemin daha kü- İİİP^^' camilerinde de bu özel ilkler daha kısıtlı olarak varlıklarını gös terk Anadolu'nun muhtelif şehirlerinde XIX yüzyıl İçlerinde yapılan bazı büyük camiler. Erzincan'da 1939 zelzelesinde yıkılmış olan İzzet Paşa Camii, Malatya'da yeni Uiucami ve daha birçok başka örnekler, dört beşik tonozla desteklenen bir ana kubbeli blnalan ile Bizans mima risindeki 'kapalı hac planlı* kiliseleri ha briatır Bunlar da herhalde yabana mimarların eserleri olmalıdır

Osmanlı Devleti ne karşı başkaldıran ve kendilerini sultana denk gibi gören bazı kişilerin hâkim oldukları yerlerde XVIII ve XIX. yüzyıllarda yaptıktan camilerde de İstanbul'un selâtin camilerine benzeme eğilimi görülür. Bunun en belirgin örneği. Yozgat'ta Çapanoğullan'- nın inşa ettirdikleri büyük ve gösterişli camidir. Çapanoğlu Mustafa Pasa tarafından 1779'da yaptırılan bu camide üç bölümlü son cemaat yerini takip eden harim. İznik'teki Yeşilcami gibi kubbeli ana mekândan iki paye ile aynlan üç bölümlü bir ara mekâna sahiptir. Barok üslûbun hâkim olduğu cami zengin şekilde bezenmiştir. 1208'de (1793-94) camiye. genişliği cami genişliğini aşan. ortası aynalı tonozlu, yanlarda iki kubbesi bulunan bir parça ilâve edilmiş, bunun da girişi sütunlu ve yine üç bölümlü daha dar bir sundurma ile korunmuştur. Arnavutluk'ta İşkodra'da Mahmud Paşa Buşatfnin yaptırdığı Kurşunlu Cami de revaklı avlusu, kubbeli harimiyle büyük İstanbul camilerinin küçük ölçülerde bir taklididir. Kahire'de 1774'te tamamlanan Muhammed Bey (Ebu Zeheb) Camii, esasında medrese, kütüphane ve tekkeden meydana gelmiş bir külliyenin mer-

ishak Pasa Sarayı Camii Ooğubayazıt / AQn

¡551 TL

 

 

 

Kahire'de Osmanlı miman üslûbunda tnsa ec Mehmed Ali Pasa Camii Mısır

 

keziydi. Bu da diğer Osmanlı dönemi yapılan gibi etrafı revaklı tek kubbeli bir cami olup Memlûk hanedanını ihya etmeye heveslenen bir baninin esendir, fakat dış görünümü ve kubbe biçimi Osmanlı mimari üslûbuna sahiptir. Muhteşem sarayı ile birlikte bir külliye teşkil eden Doğubayazıt'ta ishak Paşa Camii. bir derebeyinin bu tutumunun âbi- deleşmiş örneğidir. Genel hatlan ile Osmanlı tek kubbeli cami mimarisinin benzeri gibi inşa edilen bu yapıda. Kafkas- lar'dan gelen yabancı sanat tesirlerinin izleri de sezilir. Nitekim içinde sütunlar bulunan ve böylece geniş bir mekân haline getirilen son cemaat yeri. bu haliyle benzerine ancak hıristiyan mimarisinde rastlanan bir unsurdur. Fakat şüphesiz bu görüşü aksettiren en büyük eser. Kahire de 1824 -1848 yıllarında Ka valalı Mehmed Alı Paşa nın inşa ettirdiği camidir. Kahire'ye hâkim bir tepe olan Kal'atülcebel üstünde yükselen bu heybetli yapı. ana kubbesi dört yanm kubbe ile desteklenen klasik Osman); camilerinin geç bir örneğidir. İçinde bir saray ihtişamı ile bezenmiş bu büyük caminin bir selâtin camii gibi boylan 82 metreyi bulan iki minaresi vardır Bütür heybetine rağmen Osmanlı camilerinin âhenklı nisbetlerinden yoksun olan yapının Türk selâtin camileri gibi şadırvan lı. revaklı bir avlusu vardır. Bir Rum mimar tarafından yapılan binanın 1931- 1939 yıllan arasında duvarlan ve kubbesi çatladığından kubbesi bütünüyle yeniden yapılmıştır.

Anadolu'nun bazı yerlerinde küçük ölçülerde ahşap camiler de bulunmakta dır Bilhassa iç aksamlarında sanat de-

0V>ri yöfepk oları ağnç İşçiliğine sahip ^{iH'Sİöt bulunan bu camilere Doğu Ka- râdenlz kiyİrarihin dağlık kesimlerinde, nttı vp çevtesinde rastlanır.

di (Vrınatılı TörkleH'nde tiyarel Camileri. Asya'da mOslömanlarda görülen meş- hcd geleneği. Osmanlılar da mimari bakımdan değişikliğe uğrayarak yaşamaya devam etmiştir. Bu sebeple bazı velî türbelerinin yanında bir manzume (veva külliye) teşkil eden ziyaret camileri yapılmıştır Buhların en ünlüsü, hiç şüphesiz İstanbul'da Hallç'in ucunda kurulmuş olan ve Ebu Eyyüb e!-Ensâriye alt kabul edilen makamın veya mezarın yanında inşa edilen büyük camidir. Osmanlı padişahları, büyük değer verdikleri ve cülûslarında kılıç kuşanma töreninin yapıldığı bu caminin bakımı İle daima ilgilenmişler ve onun yeni baştan inşasına da özen göstermişlerdir. Ankara'nın büyük velîsi Hacı Bayram in, Antikçağ ın Augustus Mabedi nin bitişiğinde inşa edilen camii de aynı karakterde bir eserdir. Zamanla bu cami etrafında hazîre ve türbeler oluşmuş, fakat yakın zamanlarda tarihî dokunun önemini bilmeyen idarecilerin tutumu sonucunda çoğu ortadan kaldırılmıştır. Eskişehir'e bağlı Seyitgazi ilçe merkezinde kurulan Seyyit Battal Gazi manzumesi ise Antikçağ'a ait bir yapıdan da kısmen istifade edilmek suretiyle meydana getirilmiş tekke ve camiden ibarettir Bizans-İslâm mücadelelerinin efsanevî şahsiyeti Seyyit Battal Gazi nin makamı etrafında kurulan bu önemli tekkenin büyükçe bir camisi vardır Konya'da Mevlânâ ve Kırşehir de Hacı Bektâş-ı Velî türbelerinin yanlarında da birer cami bulunur. Bu arada 1925'te tekkeler resmen kapatıldıktan sonra bazılarının tevhidhânelerl bir minber ve minare ilâvesiyle mahalle camii olarak hizmete devam etmiştir. İstanbul'da sur dışındaki Yenlkapı Mev- levihânesl içinde Sultan V. Mehmed Re şad tarafından yaptırılan cami de merkezi planlı küçük bir bina olup Osmanlı dönemi Türk mimarisinin son yıllarında ortaya çıkan Türk neoklaslk üslûbun- dadır.

  1. Azerbaycan'da Cami. Bakü de kale içlhde 1078 de yapılan Mescid-1 Muhammedi. minaresi üzerindeki kitâbeye göre üstat Mehmed b Ebu Bekir tarafından inşa edilmiştir Caminin kendisi pek muntazam olmayan basit bir dikdörtgen biçiminde olup bu sade mekâ- W§i Öatti Nr beşik tohöila örtülmüştür.

Bu tonoz düz bir damla gizlenmiş, mihrap İse esas kitleden dışarı taşmıştır Caminin giriş kısmında çok küçük ve yine İçten tonozlu bir mekân vardır. Camiye nlsbetle çok kalın olan yuvarlak gövdeli minare her bakımdan Türk sanat geleneğine uygundur. Şerefe çıkıntısı kalın mukarnaslı olup altında bir yazı kuşağı dolaşır, külâhı yerinde de basık bir kubbecik vardır kl bu Azerbaycan minarelerine mahsus bir özelliktir. Genellikle buradaki camiler fazla bir mimari İddiası olmayan, basit planlı yapılardır Şlrvanşahlar Sarayı içindeki Key- kubad Camii de (Eskicami, XV yüzyıl |?|) basit bir dikdörtgenden ibaret olup kıble duvarına Seyyid Yahyâ'nın sekizgen planlı kümbet-türbesi bitiştlrilmiştlr. Camide harim. bodur dört pâyenin taşıdığı kemerlere oturan kasnaksız, yalnız dört tarafında pencereleri olan bir kubbe ile örtülmüştür. Fakat kubbe etrafındaki bölümlerin örtü sistemleri bilinmemektedir. Yine aynı manzume içindeki Saray Camii çok daha iddialı bir minareye sahiptir. 1441 'de yapıldığı bilinen bu caminin bazı kısımları iki katlıdır. Bi-ı zans mimarisinin kapalı haç planlı kiliselerini andıran bu yapının bir bakıma Asya'nın eski geleneklere bağlı dört ey- vanlı binaları ile de yakınlığı vardır. Ha- rimi, ortada yine kasnaksız ve pencere- slz bir kubbe örter. Dört eyvanın üstleri beşik tonozludur. Binayı dikdörtgen dış duvarlar arasında tamamlayan köşe odalarında değişik tonoz biçimleri uygulanmıştır. Girişin yanındaki kalın yuvarlak gövdeli minare, yine mukarnaslı şerefe çıkması ile dilimli kubbecik biçiminde bir külâha sahiptir. Bakü-Şemahi yolu üstünde 1256'da yapılan hankahın camii yıkılmış, şerefesine kadar harap minaresi de Bakü'deki camilerin kalın gövdeli minarelerinin bir benzeridir. Yıkık caminin basit dikdörtgen biçiminde bir harimden İbaret olduğu anlaşılmakta, zengin alçı kabartma (stucco) bezemelere sahip mihrabı, aslında caminin de gösterişli bir iç süslemesi olduğunu belli etmektedir.

Bakü'nün kuzeyinde Hazar denizi kıyısında Mardakanrde 1482 tarihli Tûbâ Şah Camii, pencereslz kasnaklı kubbesi ve kesme taş duvar örgüsüyle Osmanlı mimarisini hatırlatır. Yine Osmanlı camilerinde olduğu gibi yüksek kemerli bir geçişi vardır. Burada birbirine bitişik üç bina olduğundan bunlardan ortada bulunanı Bakü'deki Saray Camii'nin çok yakın bir benzeridir.

Azerbaycan'ın batı kesimi olan Nahcr van'da muhteşem bir külliye olduğu an laşılan 1186 tarihli Mümine Hatun Tür besi yanındaki Ülucami'den hiçbir iz kalmamıştır Geçen yüzyıl sonlarına kadar duran ve Mümine Hatun un oğlu Kızılars lan tarafından A cemi b. Ebu Bekir adlı mimara yaptırılan caminin eski resimlerden çifte minareli bir taçkapısı olduğu anlaşılmaktadır. Böylece bu bina. benzerleri Anadolu'da pek çok olan bir mimarinin temsilcisiydi. Tuğla süslemelere sahip olan minareler, yüksek sivri kemerli taçkapıyı çerçeveliyordu. Caminin hiç değilse maksüre kısmında, İsfahan Cuma Camii’nde olduğu gibi. çok büyük bir kubbenin bulunduğu eski resimlerden anlaşılmaktadır. Bu önemli caminin tam planı hakkında ise elde yeteri kadar bilgi yoktur.

Azerbaycan'ın sınırlan dışında daha kuzeyde Hazar denizi kıyısındaki Der- bend'de Mimar Tâceddin tarafından yapılan Cuma Camii çok önemli bir eserdir. Yapı, geniş bir avludan girilen hari- mi 86 x 10.50 m. ölçülerinde enine büyük bir dikdörtgen şeklindedir. Kıble duvarına paralel iki sıra paye üzerinde, kıbleye dikey atılmış kemerler düz damı ta- I şır. Mihrap önündeki büyük kubbeli maksüre mekânı ileriye bir çıkıntı teşkil eder. Böylece burada. Gazneli Mahmud'un Leş- ker-i Bâzâr Camii ile Anadolu'da Silvan. Mardin, Düneysir'de bulunan Artukoğul- lan camileri arasındaki mimari gelişmenin bir halkası ile karşılaşılır. Bu gelişmenin içinde İsfahan'da Sultan Melik- şah'ın yenilediği Cuma Camii de yer alır.

CAM

  1. E) Modern Cami Mimarisi. 1. Türkiye. Sultan II. Abdülhamid döneminde İstanbul'da bir süre kalarak gerek Yıldız Sa- rayı'nda gerekse dışanda, Avrupa'nın o sıralarda moda olan "art nouveau" (Almanca lugeiıdstil) üslûbunda çeşitli binalar yapan İtalyan mimar Raimondo D'Aronco da (6 1932) 1903-1904 yıllarına doğru iki cami projesi hazırlamıştı. Bunlardan birinin, tek kubbesi ve sağ tarafındaki minaresiyle klasik camilerden yalnız Gotik pencereleriyle farklı olmasına karşılık diğeri kubbe biçimi ve dört köşesinde yükselen dikili taş benzeri kuleleri (?) ve dört cephesinde di- şan taşkın yanm kubbe şeklindeki sun- durmalan İle gerçekten garip bir binadır. D Aronco bu projeleri uygulayama- dan İstanbul dan aynlmış. ancak Yıldız Yokuşu nda Şeyh Zâfir Türbesi ile Kara- köy de 1956 da yıktınlan Kara Mustafâ Pasa Camii’nde bu üslûpta fakat fazla

 

ı*âm m w» ape own» K* rfKty* beHaretda TM* mmuMmu hu p|m», «MM aa»ltf»lP (MNKM Opûbu fta «Bİpeı paa-tİM* toft* Mhnu il» İMT İMP^PÜn İp «A UüflP

DA* HGBİ MM» P*P «MAN LAP OMİTF-

INe ııjupâMUpta. HMPİMaii BeyM-l taMNf  lHÜ'ii'» Hfwt» Gay

ae           Samau* Aydm «9 »İPİ Km

(M ppMrt MMPP * bunlvl gpgatoeemenPjBr 1908 as istanbul Ye- pftfrr'dr Mu aflMn MııW>ı OpnTndt Mpp pMrit mPkM» tek kubbe Artar, gl- rp iMjtmlmĞi İPİ cemaat yarinde kapan »Mrtpıı MQmA Mr mekân var- 9r Burada tam olarak Türk neo klası gean pypwwrt» görülür Halbuki itine Bostanda inşa ettiği Kuloğlu MuPafl Öev Camiî nde yine tek kubbe •e MU kare mekân yer almakla harplar öç bölümlü son cemaat yen eski uauMpflı olduğu gifcn ihmal edilmemiştir Bu eserlerde bOtun mimari unsurla- rai MaSfc PBnem (XW-XV11 yüzyılı Türk- Oamank cemlerinin benzeri olarak ya- pftııaa— bOyOk özen gösterilmiştir. Ay- aı yâ yine Kemâleddir Bey tarafından Boöaztc'nde inşa adlan Bebek Cama de pnoR Mr benzeri oiarak tek kubbenin MttOğO kare Mr harimle bunun önünde hftWH sötunlu revakiı Oc bölümlü Ur sen cemaat yerınden ibarettir. Yalnız Maada kareden kubbe yuvarlağına geçiş panda« 4MerP sağlanmıştır. Aynı mimarı Kartafcepede Amine Hatun Ca- mtf'nde de tekrarlanmptir Türk neo- kaaP0 flpûbunda olan Beyoğlu nda Kamer Hatun Camis p» küçük çapta, kırma ahşap çatılı ba binadır Aynı yıllarda Haanbuida Büyük Poatahane arkasında Mimar Muzaffer Bey <6 1920i tarafın- dan yapftn Küçük Hobyar Camiinde se kogan tav ppn taama oturtulmuş kubbe vara*. Ancak burada Türk neo-klasiği değişik tar Ucanda uygulanmak P tanmp. binamn dı» yüzleri de gelenek Mra eykm alarak çimlerle kaplanmıştır.

m

Cumhuriyet dönenimde uzunca Mr süre yer» camiler yapılmadığı görülmekte- dir. İzmir'de (PıaıuP) «a Zonguldak'ta Mimar Afi Saim Ülgen lö mu tarafın dan yapılan camiler Kemöleddin Bey in başlattığı Türk neo-klasiğinin devam et- madiği yapılardır Fakat hiç şüphe yak kı bu akımın an Onup eseri. Mimar Vas- B Egeli iö 1962ı tarafından yapılan Şişli Camifdır. Burada. Üsküdar da Mihrtmah Sultan Camii’nde olduğu gibi tek kub beyi üç taraftan destekleyen yanm kubbeler sistem? uygulanmıştır Ayrıca ca

 

MVMM-« 4 ■ t İt a Jiajl 1 J »T——XPT .».

E • • • • t I l|rınB!M M 4

M u. • ru ıı ««t M TMSRN

 

mm+mm

minin bütününde en ufak ayrıntıya kadar klasik dönem Osmanlı mimarisinin eleman ve motiflerinin aynen kullanılmasına da dikkat edilmiştir.

Bu arada 1930'lardan İtibaren bazı mimarlar Bati nin modem mimari anlayışını takip ederek bütünüyle modern üslûpta yeni camiler meydana getirme yolunda projeler yapmışlarsa da bunlar genellikle kâğıt üzerinde kalmıştır. Kübizm cereyanının kuvvetli olduğu yıllarda yapılan böyle bir projede, dört köşe planlı bir kule biçiminde bir minare tasarlanarak bunun tepesine de tepsi biçiminde yuvarlak bir örtü konulmuş ve Türk mimarı geleneğine tamamen aykırı bir yapı düşünülmüştü. Mimar E. Artan tarafından tasarlanan başka bir projede ise yapılacak caminin üstü bir beşik tonozla örtülerek minarenin şerefeye doğru genişlemesi teklif edilmiştir 1956'da Gemlik'te yapılması düşünülen imimarları Evren. Dutıpek. Bankoftiu. Türel bir camide, dört destekli bir son cemaat yerini takıp eden herim kübik bir kitleden ibaret olup son cemaat yeri üstündeki katla bütünleşmişti, üstü bir düz dam halinde olan caminin harımını aon derece basık, kasnaksız bir kubbeyi andıran kabank ba şekil örtmekteydi. Şe-

«UM CfffVMr» pc» «UhNMt

PPMM PMa parpa» ap PHP İPMP PR afeaaaa #e»uwpn mmjraımûğ* mmmnâm camaen« «* ouyupu MPnar VaPet Ûppftay İP îPHB der Ankara IMcaMpe de yapana Man purşKĞ* son cemapt yama M düt Ur bacan ıpPlı cana de kare Mr plana göre rak ustu a yfterda pak moda aftr

 

Son yılarda istanbul'un casas rinde, bilhassa yeni kurutan de yapılan camilerden çoğu BPH M üslûbu aksettirmezler 1960 b yPafftı yapılan Soğut lüçeşme cam«, naa apafc üslubun ba ömagmi teşkil eder Sana0 tren garı yanında Mimar Ayfta Yüksel tarafından prgpaiendaBereh kpi PW Mustafa Pa«a cama Pe Türk MaaP âa

tûbunun tekrarlandığı küçük bir cami-

Son yıllarda camiler mahallî derneklerin zevki ve yapı anlayışının tesiri altında kalmıştır. Türkiye'nin gerek büyük şehirlerinde gerekse küçük yerleşim birimlerinde kısa sürede sayısız denilecek kadar çok cami yapılmış, hatta birçok yerde imar ve yol açma bahanesiyle eski ve tarihî camiler yıktınldığından ortaya çıkan ihtiyaç sebebiyle çok daha büyük çapta yenileri yapılmıştır. Genellikle ciddi projelere dayanmayan bu camilerde altta dükkânlar, çarşılar, bunun üstünde lojmanlar, en üst bölümde ise cami bulunmaktadır. Estetik bakımdan son derece zayıf olan bu camilerin çoğunlukla kubbeli oluşuna önem verilmekte, fakat nisbetlere dikkat edilmediğinden ortaya güzel sayılamayacak binalar çıkmaktadır. Nisbetlerdeki aksaklık minarelerde de kendisini belli etmekte, eski geleneklere aykın olarak her birinde pek çok şerefe bulunan iki veya dört minareli camiler yapıldığı gibi uzunlukları bakımından ana kitleye son derece ters düşen yükseklikieriyle de eski Türk mimarisinde büyük bir hassasiyetle sadık kalınan ölçü ve prensiplere uymamaktadır. Ancak bunların yanında klasik cami mimarisinin belli başlı unsurlarını yeni inşa tekniklerinden de faydalanarak kullanmaya yönelik kayda değer eserler de görülmektedir. Mimar Ömer Kirazoğ- lünun projelendirdiği İstanbul'da Beykoz. Paşa bahçe. Fıstıkağacı ve İlâhiyat Fakültesi camileri bu anlayışın çeşitli uy- gulamalarını teşkil etmektedir. Mimar Cevat Ülger ise projelerini her yönüyle klasik özelliklere sahip olarak hazırladığı Kayseri de Bürüngüz. Eskişehir'de Reşâdiye ve Tepebaşı camiieriyle İstanbul'daki Küçüksu camilerinde aynı zamanda geleneksel inşa tekniklerini kullanmış. detaylarda ise sağlamlık ve ekonomik olma gibi özellikleri sebebiyle çağdaş malzeme ve tekniklerden de faydalanmıştır. Projesini Yurdaer Zırhlıoğlu'- nun çizdiği, harimi bir büyük kubbe ile yanlarda iki yanm kubbenin örttüğü çift minareli Ataköy Camii de klasik ölçülere göre betonarme olarak inşa edilmiş çift minareli yeni bir camidir. Cengiz Bek- taş tarafından yapılan Ankara - Etimesgut Camii bunlardan ayn olarak modern bir anlayışı getirmektedir. Burada cami düz, masif, kubbesiz bir kitleden ibarettir. Minare yerine de basit bir "köşk' yapılmıştır. Bolu'daki bir camide İse V. Oaiokay'ın tasarladığı projenin bir benzeri. bütün kemer içleri camdan olmak üzere uygulanmıştır. Minaresi de bütün gövdesi, şerefesi ve külâhı İle cam kaplıdır. Darende yakınlarında Abdurrahman Erzlncânî Türbesi yanına inşa edilen cami. türbe, kütüphane ve meşrutadan meydana gelen küçük külliye, çadır şeklindeki mescidi, mızrak ucu şeklindeki minaresi ve diğer yapılanyla modern mimari anlayışta inşa edilmiş bir başka eserdir.

  1. İslâm Ülkeleri. İslâm ülkelerinde veya çok sayıda müslümanın yaşadığı memleketlerde son yıllarda yapılan camilerde modern ûslûpların denendiği görülmektedir. Fakat bunun yanında bu ülkelerde oranın kendi cami geleneğini sürdüren binaların inşa edildiği de dikkati çeker. Hindistan'da 1938 de Yeni Delhi'de yapılan cami (Secretariat Mosque), soğan biçimli kubbeleri, sade ve sakin hat- lan ile eski Hint-İslâm cami mimarisinin modem bir temsilcisi olmuştur. Myan- mar'da (Birmanya) gayet ihtişamlı ve büyük ölçülerde modern camilerin yapıldığı bilinmektedir. Bunların üslûplarında da mahallî geleneğe bağlı kalınmışbr. Mısır'da yapılan son dönem camileri, yerli eski üslubun pek iyi sonuç vermemiş örnekleri olarak kabul edilirler. Kahire'- deki Seyyide Zeyneb Camii ile Selâhad- dîn-i Eyyûbîve Râbiatü'l-Adeviyye camileri bu yeni eserlere örnektir. Bütün İslâm dünyasında cami mimarisinde yenilikler gerçekleştirmek için büyük girişimlere henüz geçilememiştir. Genellikle yapılan bütün yeniliklerde cami esprisinden çok ayrıntılar üzerinde durularak modern mimarinin çeşitli görüş ve este-

Kral Faysal Camii - islâmâbâd / Pakistan

 

 

 

Bong Camii • Pakistan

 

tik anlayıştan, caminin gerektirdiği özelliklere ve onun gelişmesine dikkat edilmeksizin kabul edilmiştir. Suudi Arabistan. Küveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin ülkelerde yapılan masraflı ve büyük camilerde de bu durum görülmektedir. Bu da modern cami mimarisinin beğendirici bir sonuca ulaşamamasına sebep olmuştur.

İslâm topraklan olmakla beraber İtalyanlar tarafından Afrika'daki sömürgelerinde yapılan camiler de mimari tipleri bakımından eski gelenekleri sürdüren yapılardır. Libya'da Trablus'ta 1937 de inşa edilen Bu-Harida. Suani Terria, Şeydi Ahmed el-Magrum. Sulûk Acedabia. Bardia j Doğu Afrika'da Asmara, Massua: Etiyopya'da Keren. Harar, Gondar camileri bunların başlıcalandır. Dikkate değer bir husus, bu modern camilerin ana çizgilerinde Türk-Osmanlı cami tipinin az veya çok değiştirilmiş olarak uygulanmasıdır. Bu camilerde tek ana kubbeden ibaret bir örtü sistemiyle yuvarlak gövdeli, taşkın şerefeli ve konik sivri külâhlı Türk minaresinin tercih edildiği görülmektedir.

Modern mimarinin camide uygulanışının en belirgin örneği, projesini Vedat Dalokay'ın çizdiği. Pakistan'ın yeni başşehri İslâmâbâd'da inşa edilen camidir. Burada aynı mimarın Kocatepe Camii’nde tasarladığı biçimden farklı olarak mekân muazzam bir çapraz tonoz gibi tasavvur edilmiş, bir noktada birleşen dört bölüm dört semerdam ile örtülmüştür. Caminin köşelerinde İnce uzun dört minare yükselir. Cami mimarisinde yeni arayışların örneklerinden biri de Pakistan'da Mimar Babed Hamid tarafından projesi yapılarak 1969'da inşa edilen Mescid-i Tûbâ'dır. Burada belirli bir beden duvarı yoktur. Caminin bütü-

 

 

mmm «Mf         t -m

 

 

m

■■mp

MMN* ** u      m MMÉ WMB> ******

* ^          r« M^MH

.m HM» MMÉ*«**«; » •

IWMI     MMM

I - • «MUMM! ■ MMMMt ttJMl ■ • • ï          . M*?**

  • WKHF4 t MI r' MM «*Ü

M** IHM J       «* --    #f»ı

W..* . n -           .le » rmim MP'!'»

İm .<* ? > MMrttfMfe ♦ MMMt Ut ;HM»*    • *tm

MRUMfttff MPMfc MbMMMt MI MttMMtfft MMNMW' *MMMM* MMM0

■İV--. - - İMİ» MMMW* MMUMMfe 4hM0 MMNMMMt MPMft #MM| MM> *> ıt.     «mipmmMH **

4**MMM«MMNİ         MMMMMK»

#*>* #iâMrWk M» ^¿mmi**** HnmM^

mhmmmm MEM ^'H Mi i ^MPMMM MlMMHI M ■ . • - " "î M «MM «I HH0Q MMMMM* MMM> 4H «¿«»iMMMPMMflpİ M MMM «MM ««• MMM§«(* «pMMI MK    **MMM§ MMMM

« 4BÜ

 

 

 

kasabası olan Werl de müştemilâüyla bir- iıKte 900 m" bir arsa üzerine inşa edilen KüDbeii. tek minareli ve 400 kişi ka pasiteii cami 1990 yılında ibadete açıl- mştir. Mimarı Heiner Heuschöfer dir. Ayni eyaletin küçük bir yerleşim merkezi olan Mart-Hamm da ise projesini mimar Walter Gantenberg'in çizdiği kubbeli minareli 1500 kişilik büyük bir cami yapıimıştir. Yine bu eyaletteki Wasseling kasabasında Lekib Kayanın 250 m2 üzerine kurutu camı projesi tamamlanmıştır.

***** ÇAM Ntu M

 

ut Afrtfc* ü4 kérpia&n yapılırım Tıtarna Cam» M.1I1

Baden Würrenherg eyaletinin tarihi şehirlerinden tın olan Pforzheim de Diyanet Turk-İslâm Küttür Derneği tarafın darı 700 m' inşaat atanı olan kubbeli, tek minareli tnr cami yaptırılmıştır Gökçen Sungur Tekin ın projelendirdiği camı tSOÛ kışı kapasiteli bir yapıdır Ame- nka Birleşik Devletleri nde Washington - da I960 Ii yıttarda yapılan büyük cami bir islâm Kültür merkezi ile birliktedir. Burada da Kuzey Afrika. Mısır ile Hint mımaruanrıın karışımı olan bir yapı mey dana getirilmiştir Yalnız içinde duvarları kaplayan çimi*-?/ Turk tiaiüîmnda olarak Kuta/ıya da imal adknuşU/ 1940 lı yılarda modern bir anlayışla çapaçavre paye! bti revalun kuşattığı kubüati yu va/lak bit bina ş* l Jı/uJt inşa edilen Zag rap Camii, Antikçag'ın "tholos" denilen yapılarının islâm sanatına uydurulma •ndan doğmuştur. Camiden ayn olarak da üç minaresi vardı Sonradan komünist idare tarafından minareleri yıktırılarak müze haline getirilen bu cami günümüzde (1992) Revolition müzesi olarak kullanılmaktadır Mimar ftonıeczny- nın projesine göre Varşova'da inşası tasarlanan cami. kare bir kitlenin üzerinde yüksek bir kasnağa oturan bir kubbeden ibarettir. Osmanlı minarelerini andıran dört minarenin avlunun köşelerinde yükselmesi düşünülmüştür. İtalya'nın ve aynı zamanda Batı Katolikliği nin merkezi olan Roma da yapılmakta olan büyük caminin kaba inşaatının tamamlandığı bilinmektedir.

İsviçre'nin Cenevre (Geneve) şehrinde yakın tarihlerde yapılmış küçük caminin çok basit dış mimarisi yanında, sekizgen biçimli gövdeli çifte şerefeli, Osmanlı tipine yaklaşan bir minaresi vardır. İç süslemesi ise bütünüyle Arap üslübundadır.

Yunanistan da Selânik'in henüz Türk idaresinde olduğu yıllarda 1902 de. Vi- talıano Pozelli adında bir İtalyan mimar tarafından inşa edilen Yenlcami. aslında bu şehirde yoğun bir kitle teşkil eden dönmeler için yapılmıştı. İçi renkli mermerlerle kaplı ve çok değişik mimarili olan bu caminin dış görünüşü, kemerleri. pencereleri, köşelerinde yükselen kuleleriyle Türk cami geleneğine tamamen ters düşmektedir. BİBLİYOGRAFYA:

! Afcíi

 

Dönmeler Camii t fencim i - Se'.¿r,.-. / YufWWtir

 

halen çıkmakta olan dergilerde de konunun tek tek veya toplu olarak her yönüyle işlendiği yüz lerce makale ve eser yayımlan/niştir. Bur ada s¿ dece genel fikir veren yayınlardan bir derleme yapılmıştır.

Genel. H. Saladin. Manuel d art. musulman. I, L architecture, Paris 1907; E. Diez. Dk- c/er islamischen Völker, Potsdam 1906. a rrúf — H Glück. /íunsí des Islam. Berlin J 925 1 Pro ov'ar. Kunstgeschichte dizisinde bot resimli) 0 Höver. Kuttbauten des Islam, Leipzig 1922 1 cc. resimli. fakat metin olarak yetersiz^ E. Kühne!, Kurts/ und Kultur der arabischen Welt, Heideicerg - Berlin-Magdeburg 1943; a.mif.. D/e Mosch«e. Berlin 1949 (eksiklerine rağmen bu koruda tes toplu eser), a.mlf.. "Die islamische Kunst", Sphnger-Handbuch der Kunstgeschichte. Leipzig 1929, VI; Osman Nun Ergin. 7urAr Şeh/r terinde İmaret Sistemi, Istanbul 1939, H. kemali Söylemezoğlu. islim Dini İlk Camiler oe Osmanlı Camileri, İstanbul 1955: K. A. C. Cres well. A Short Account of Early Muslim Anchi lecture (Penguin Books) 1958; a.mlf.. A Bibliography of the Architecture. Arts and Crafts of Islam, Kahire 1961 ; zeyilleri, 1973, 1964. Suut Kemal Vetkin. Islam Mimarisi. Ankara 1965; Semra Ógel. Dei Kuppelraum in der tur kıschen Architektur Istanbul 1972, Ooğan Kuban. Muslim Heltgıous Architecture, Leiden 1974. I ll; Ulya Vogt Goknil. Die Moschee. Grundformen sakraler Baukunst. Zurich 1978; H. Lammens. "Pharos, minarets, clochers et mosquées : Leur origine, leui architecture", Neuue des Questions Historiques. XLVI, Paris 1911, s- 5-27; W. Barthold. "Die Orientierung dur ersten muhairıniedaïuschtsn Moscheen", İsi, VIII ( 19291, s. 245 250; E. Lambert. "Les origines de la mosquee et I architecture religieuse des Oiueiyades", Sil. VI (19561 s I 18: M Balba. "The Mosque in Islam", VWc mü I-fıkı, X/2 (1979), s 295 342.

Ilk Camllci Mısır ve Suriye / Filistin. Abdul- hay «I Kettim, el ■ Teratíbü l-idSrıyyc (Ozeİ) I, 161 162; E Herzfeld. Samarra. Aufnahmen und Untersuchungen. Berlin 1907 a.mlf. — F Sarre. Archäologische Reise un Euphral und Tigris Gebiet. Berlin 1911 20, I IV; K. Wulzin ger - C Watzinger. Damaskus. Die islamische Stadt. Berlin 1924 ; Herz Pascha. Die Bai-gruppe des Sultans Qalâûn in Kaua Hamburg 1919 M S. Briggs. Muhammedan A/çhüecnııe in Egypt and Palestine, Oxford 1924 : E- T fliChmona.

Carni konutu ile ilgili yayınların bu bibliyog rafyada kısmen de olta bildirilmesi mümkün değildir Bütün »anal tarihi ve bilhassa İslâm »analına dair eserlerde cami mimarisi ele alın :lifIi gibi çeşitli ülkelerde evvelce çıkmış veya

ííjAg fÀvnas M

1861 eJB^uv 'jUuauQQ J/I/jpu/JW /psn/o fjuuig an u/Ha/ptuay JPUJJ/V 'UIABA UJUIPPA :f¿6l inquejs) ïsupunw J/JJT/ utfi¿ OS 'uBdBj,

- uerzgs Ußdftl ISIJBUJJW ijipx u»p<>N

:0£2 502 « '((561) NX :28l .¿çi i ïuftllIX hll '„uaiJasg pp.upisiu punA. "93^3 IABUJ9S :¿¿6l P»Jßoag 'eu/pjnj pod şcuen m/eiuafíjo OPJ/ ppjßoag 'oıouırz

■şuna O 28 ¿¿61 inqUBisj >/-/ papasg jjpLu M i/uvuiso ppednjny 'ipjSAÄV '0861 l»»d»p

ng UofiP/S/GUPfifiP/V 13Z$Ş))df> 3fQJQ± UPW/SQ

■■^|Uie '9¿6I isadepng 'flipßurın u; s/uau/nu ou/ Vs?*,nl '0Z9^D 0 :£¿6I BJB>|UV 'ue//iuy JJJ&l 13/Bp^UtífSueóBw 'JBU|oy| -p :g|gl isadop ng 'upjßezs/oj pfíBv¡*j yayşjıud )¡qjq± '^jeoj 3 P3IJUJH3 JJJCI UB|BM epuiéiQ ÍV|ÍIUI§ JMM

■06S C05 s 18861 »AI ¡Sffr 5fr£ s '(«861) III 'OK 112 s 188611 II '66fr E9E « '¿861 inquei s| 'I fi/uei afiiyvi '„uhibj, jbups BA )(I|JBIU -ij^. "/lui B >¿61 |nquBjs| "iseñJejóofíijqig JE/ ■wfie,{ //iß// »/i ii/JJPi Jfippu/i/v 3r1 iiyuei Jpupç tfojoaw í»u/i7P/ii»ffPA pp/ı/ 05 apafíi^jn^ 'uB)|3pQ t|Ay >)q BDuAy jıpp)>|oaıun|nq j3|a|e>| lui epnuo)| nq »pißjsp )|o5j|q eqep SA ißt/PA /i/up/ »PUBS jsaj/pyej jpfi/qapjj '/s/ßjag uo/ï «jo}say an anp/oy tyaj/j/jy 'jsfpjaQ je¡Jiy p/l : 6861 PJBMUV "up/ic/p/ UPUIÇ JPUij^j 'uaß -|Q tuiBÇ j|V -9861 BJB>|UV 'ISUPIU/jv iBijBag // Jipeyno 'npßopuoo EZUIBH : 'S) 'BJB^UY 'JP//Oß ■o/v an isfjewfw n/j/ni/ag njopeuy 'jaaunj, iui »3 UBipo :6¿6l l"quBîs| lía/jasg peıuj/v yjjj± u»PI3 WEH iepas ;8¿6l |nquB)S| '¡sawSiiao u/u/supiu/Zv Völ pnag n/3/npy epniopeuy unjiv BJV :g¿61 |nquejs| 'isbjuoç an /safí///p>/ pu/t/y upj/nç ppuißippuiiw i]ubwsq 'jiAbn dauÄaz : c¿61 sje>|uy 'iujpj deéqy 5n ep n¡ optuy uapupa/3/aujç isppwjisj yjn± juıauoçj PU/Sp/i/ijpg 'MUV UBİİÎ0U :Al-I '98 2¿6l eJBíj -uy 'Ja/Jasj ij/sg an ja/ap/qy _/IJ/P/ apafíij/jp_¿ '1861 |nqueis| 'isuewjw n/un/To^3/y pp, n/oppuy

'JIÜJ'É !|¿6l inqUBjsj ';s;jpu//w WV± Jiyeqjefí 70 uazgs upaw : 1¿61 PJP>|uy up/idp/ unag

V0¿ PP, PJPJfuy 'Äaug IQUQO !l¿6l uopuo-j Ijnpíjiijjjy uewoiio J° fvoisiH y 'uiMpooo D 'E861 inquBisj 'A tsiJgujjw I/UBWSO "¿|UJ B 9¿6l |nquBj«| Isjjçwjh r/upıuso t/ıuauaç oí? 11/ 'lasHOA uıprtv I - İIUJ B !||-| >¿-£¿61 |hq UEI»| ISJJPUY JÍV POAO WFJ "J|UJ E :Z¿-996L inqueisj '// / jspew,¡w ¡¡ueıuso 'ípjbaAv ' 9861

l"quBjjj lieu/g JBUJIH ' ¿|IU B ^8961 OBbdiiq "a/n/aaj/i/Dvy uewouo fí]jeg vi anPso^v ai/1 'ü1"'® ¿81 181 9 '5961 liodcy pauni a» JP,//ap iui oss3Jßuoj ¡i /ap pjy '.ajnpa^tqjjy anbsojAj UPTUOWO AJJREG ur jdaouoj UIJOJ pup wds 3ispg„ ;|UJ B >961 BJBJjuy 'ru/pj ap wnjmiHi i/upiufo J/nao 'uBjn^ qB||n;dv 101 >5 • '1961 ejp^uy Y656/J J9WPVS /* aiBijoy ijpiipupç ywi   •/ '„sjiap

unqjqBf uy ggp eaipsoj^j uaq3s{[óieuB jap öuhijajsjfjpoos »id, 'uueujpjg m igggj |nque) 'I Oa/j/ósa^/ an iwpj apu/ja/yi/Rag n/oppuy VtWvH l|V '08 I s (f yfti | ixx 'W-jf ',jb|I1UPv-> SA j9|«*AMV7 :ts8s3ssan]^ ıtg tpiup

|'IIF| UIUIJA^FJ I(UPIU«O NU„ 1 P 'ÇÇ6I «-)/fi( j* fujjjupzfíq SJ».inwnuoui «•.»/

p apinB wad /RTQUP;«/ IABUJ»«; H I 'WÇ^ll i"Ti"i«| lyfJVj I/PUP'V, y./r;/ U»A •HVpB»3 IVI3J '¿^ Çf • 'fQM (fiqURlS) r»l(] ıtlıjl Ut#j)OUJé)[*j I*l OJ^FIY TY XI/ ~>

-à(7 y/fl epvDfyef-i sjpww yaieg 'ueqnM

u>0oQ >56t lJBßnms    jai/0S7UPU/

-SO Ja>13í}iiiog„ 'je66ai|liv U 0561 |nqu*vi| 'ijetwg t.insQ ueuip.tey/ ' jQp'A — JIOI B 'ÇB6I lnq;uruy«o "(HUi'B : (¿61 uopuo") 'ajnpapi/ovy pu9 ¡iy ysiy jnj "jiuJ B !6f6l |nqueis| '/ja/ap/qy uo3Q 11 ■U9WSQ apaiu/pg 'BdßUB|s/ Äeivjo -6^61 !A 'u»ipnis ai/3S7j/jfjj up.)//e0 'epria h Mi l 25 9^61 |NQUBIS| 7/03(7 »/UPUV*O 'A/JASJ//PIÍ7//V J/JPJ, 'Sejunö jBpas : 5(761 njBJjuy '(n|sopo>j U!U3|ÇPD 3JJ) isjjbwiiai ijjoi pi.sopoy 'ponp |B0 H : I fr61 u!lJa0 '3//UZ/ aiyjs/uyp/s/ SPQ 'ujoa -oq40 X 'CC6I |nquB|«( 'zjwuanwpj '[ijuap|3] UJ9MP3 III®H (92611 IIA 'ep^S '.9|dounup)suo3 ap soanbsour saq„ ••J.|UJ"B H I '8561 anp -jn/ a/pjıdBj aun "Jliu'B !|| I '0^61 «lJBd 'a/Pi ■ua]jQ ajnbjn± p/ suvp sanbıBojoşifDjp saßefi OA ';|UJ B :||-| >C IC6I e!JBd 'a//o>Puyp sojn/ siuawnuobi '|auqeQ y : [f61 BJB»(uy '¡sijbw »W 3/JPi. Bp rifopwy iqjBQ iqnuaj ran : (C6| ssByy/- aßpuqujB^ 'eijojeuy uja)sa/y ııınoç ui ajnjoaimDjy ysıyjnj. 'ıqe^sj.aıu y :çc6l u!Pa8 "ja/ZíV aı/os;ıue/s/ sp<7 "j6p a — jiiu b :çg6l uipag 'aqnjqjp^ nz a/nıyosı/DO^ uaqosiuqoa± jap yuifDsjsaj '„sepj^ nz aaqoso^ - zruij a?a. "JaßuizinM •>( ¡£(61 Bizdrai 'ueisipjny w uaai/asoi^ pun uayojiy 'uuBiuqoBg m 0161 ßjaq -ppısH "pp/tuy 'oiaqsjag UBA IAI — imsmo6Azj^s T ¡0(61 U!|J3Q 'E/UOY "AJJBS J > I S (0I6I) I VO '„siadouBupv uajnBg a?a. 'il^'» ;ll l '21 6061 ujpag 'sjadoupvejsuoy jsunyneg aiQ UIM^D 0 '6061 uipag essrug 'apiijw H ;¿06l u!lja9 'uajneg uai/JsiynifDspps jap uayuyosv/ "Piuoy 'P3A)Aqi h T '(!l3uinU nppeuy) arti^jn^

'29 CI "s '¿¿61 uappi aisauopuf ui lue/s/ ap uen siuapaiifasaQ ap jano uaıpnış '.BABF UBA uaaspoj^ aa. 'Jadfy J D '»auAy Jinqsuninq pp -.06¿ ¿8¿ 'II '6£-¿l6l uapıaı '„a/pu/ y^spue/ ■japau uen aipaedopñoug '.AA^SOIAJ. MBJBI° BAjBjßoAfiqiq JiBp auuaiiuieo sAzauopug UBABUI |o ziuj|B||q ppu»p|Bq uaifiBUJiw eAnuopu^

"602

281 s 169611 IA 'ñBojoaeqDjy UPJSI^P^ '.ai -oqqupg jo anbso]/j puBJQ aqx. 'anbe^qsy 1/M S • IWU uii>G 'S7jue/jy '„uaipuj ui uaaqasojAj. 'zaia 3 'gg6l Asquiog 'peqepeiuiyy aßBd -uo) -jng T - MBMS IBM^US - ll»M3!W 0 : 286l -oj|B|sj 'uejsij/py qßnojq± Rawnor '>po3ueH D — SU9IIIM a — U|UiV pauJBqo^ ! 9¿61 Acqujog 'ajnpajııyjjy oiu/p/s/ opu/ Jo saoaıdjajsBM B4 -L|3|/l f uiB^sng >961 >|Joa mskj 'p»pı// /oi/ffnjy Jo uy am *i|3|8/V S >9-6561 uopuoT -aynpaj -}jojy uvipui "j|ure ■( sq ¿) 1861 ;956l -ujog poua^ 3jıup/s/-ajnpajıtpjy uvipu/ 'UMOig d :556l uopuo-| 'aL/npajiqjjy 3/u/e/s/ opu/ Jo wjeqj am 'Äjjaj f 'K61 u°Puo1 'ainpaj/qijy ue/pu/ Jo juaiudo/anaQ ußfsaQ 'A»|9J»g 3 "9261       iq/ao V1nO 3l/î 1/0 how w

IP0U01S1H uy '«Bed y p 'AI I '5861 is'^soq |u dA >ggi imacj '/./J//c,' indqivj jo ajnpa}/qa

3 '6¿6l l»qu»j«| 'papasg yinj rp,ueofî&qia^y ñaziiy »o üiuıy 'BİJRÜ(?|S/ Ap^O

¿I I • lt?9f>l) '7<Ü '.»'»» tınpp|t*«no mt ıırRıtu) üt>A ttfl<»<| t|1Ulá|fJ y ' Ç«)61 »A^iow *>ı rr»»*t y > pKÍjy^tt

pijoivi-i 'itediuaiD 1 "j PAOMUe.^^ß^d v O

5961 ßey 1??SV' i'CJ^D y«1 UV *4A - seqjH IAJ 2961            (0S04P$ö3

LUTO uejsi^eze>f öa eAsy tuo            ***

it/B/s/ /o s73u/nuo/v l^ouofsifj xuniouy -0S6Î BA)(SOW "apury/vwps n fätfyif

'Bf»BH 3 'S 6C61 JtqPM^V BAjfsow »^/uai«apf> I ijvjyfifjfßipvfi fjnıyjıiKfjp uıuejsıu ?Ui yjpj 'flMSupcg IM M 0€6l U!P»Q 111

isunynvg AI/OSJU/E/s/ upjnj jauatM - UQOQ 3 :C26I »qjoQ            /yy j uaßefj 'upsp/nvD

u/ ¡funjfneg aq3s]uw]s¡ UAIS/AY I|UI-« 8161 UIPAG japfwifuapnvg aq^siuesejnqo "Z3IQ 3 Í pA 91 • '056 t p?q?ıepABH ^f^ÜJ nÜUfl "IUI -qas-sa uJise>t-|.D43 «^V wo m wvuoh

>t ¿ • (5€6ll I / il '/V '„upqpjfi v t luníp ı-pıfpsBLü AQ. 'lauqBg y ÇÇ6I uoıa^upd poua^ piueqjfn aqj 'ubj/ ytwvjsj fo ojnıoajıifjjy *m 'JAQ|IM 0 |)(OA I|IA sa UAA ıj|çpq| uvjf j ap sanb IJOisiq SAJ/9 ja siuau/nuow 'pnfvp^M qeiiOiBJ -SON : 1 U3!M liuny aq^nuei; 'zaia 3 ' IA I '6€ 8£6I uopuo-| W uetsj^ Jo fian.ms y ad -Od n Y '0161 U!|J3g ynrg jayjmjad jjf

puîyu-jQ ajjpç j iiii)sa UPI| APUÜPU M|»A|*J6OU -OUI apißjap nq uvuvjuitAeA ipip >)o.ijiq umq -D! UBp,9f61 VPJ/ / ap anbißojopifojy azınjaç np sa/euuy upj/ / ajmjiy *pocpOQ UPJJ

>¿61 jiAsza^ jaßjy w antun) ?d V) ap sa?nPsou/ $97 iirtfOQ prq^eg -K61 pjojxo 'W&d IBUope^j ipaQ-eñuay /o ı^/^y /puo/jp/y /pfíoy "spuy pue a/npajjıpjv anPso/v ;pajQ ai/) jp suopenpaxj "lpag fo ßjtj qe/y «u 'UBUiMJiM S T ; s) 'siJBd 'saj f srfofvpuy cap a?nbsow e~¡ ' ^ui°b      

sow apuejQ a~i assBJjai H ¿C6I '^ojpw np pjo/y np ja saj ap sa^nbsow MCJSBW g : (7Ç61 *MBd 'upnojivy ap aanbso/v apupj£) P7 ">TI>İ!J "V ' 5261 S'JPD ÇOUNL 'LÍPHCJJPV A^RIÍ» -so/v apupjQ e] ap spvofpjd ja gfodnoj ' j|(uı e >561 SUED îuapiDDO.P auew¡n<-rt( mojpj ' ^ıuı b : if-1 '¿2 9261 *UBd '»/P-S =,u-'5pJ sg ja/ppv auaß/y •a/srunj ajnpapqoiv I

-/nsn^v UPP /anı/pfv SİBSJBM O 2261

'anbißo]o?ijDJV ja anbuojsıy apnj? sapnösouj smai ja snous /uag s»7 '|ag > C061 s!J«d 'ı/aoLua/2 ap saqpjv sjuawnuow s»7 fnifffi "O-'M -£061 sued 'uenoj/ey ç «f*) 'P»S a?nbsow e~i 'uipBiBS H Jipppjeujun¡nq apunró •jap sn/ppuy ıy japıe^euı UPUP|UJ«.VPÄ PP'.J'IWM uapasa UJB|S| sAuwdsj eAiiBdsj »a »^HV

»C'ÄC 5 IWMI IIIAXX '/VUV '.059-2C9 ANBSO^ AQI P FFRTKICK 'BpjBBS 0 :056I ujs(Bsni3f 7.^-/5/ w sufítp^mg snoißi/ay u/J/sn/v ¡edputtd AUROŞ DJí>qu.7sjfH M P - PİAJJAMUİD T - JÂOÎW V 1 586 Ï •X 'Q/IP3 ui sji/aicnuo/v ^•«•fSf 'suiBifitMl 3 - UIQBS U - JAVFJED 8 "W £¿61 ""P"01 ıu»fv aqj /o py "jBqeJO X) A I £8 1161 ** iqBy 'upqi/ps s aqp ffiif ta ."»>! 'Sí^v OPWf^W JIMBH PENS 5561 ««H*^ II^AG nwjf; zt?i|) (9ti$l it9) ~H Ç9C1 "I W /Í ""MF to sanbsow 6Mİİ P'«JvO »VI /O       /»7NPN;|«R ^V./. "WWW M II

¿Wl «T   wHWN ^aßBAnes f ct-61 ^»m^m

! I Hi I *u

pio|«o A1           '

2Í61 pjojxo tit   'y *P)S»?QQV * •• rfftl iwapni

.Meyjuy i V H

WÍP.Í R>P IN»IIFTİUN           HL» V ~ •insM 1 i«f»«n

■ •          »»cr•»0»wewWtmw

CAMİ

 

 

m İNMCVONUİ

  1. A) Cattı* T-|fli*ı OM «mı w İUkmı "Al lalı n» meocafterM ancak Allah'a ve ihl- ret gönüne iman etlen, namaz kılan, ze kât MW ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler İmar adar* let Tevbe 9 IH mealindeki ayet i kerime ile konuya dair diğer âyet va hadisleri ıbk M F Abdulbâkt Mu ceux "tnescid" m d WtmUî'u Mıftâftu k Hnù/i s silrıne, "mc- iacıd" roo ı göz önünde bulunduran İslâm âlimlerinin çoğuna göre söz konutu naslarda yer alan 'imar* tabiri cami- lerln İnşası, onarımı, döşenmesi, aydın- tatıürıas? ve temiz tutulması gibi maddi iman içine aldığı gibi oralarda ibadet etmek. Kur an okumak ve okutmak. İlim Öğrenmek ve öğretmek gibi mânevi imar faaliyetlerini de ihtiva eder. Cami yap- tırmanın müminlere ait bir imtiyaz olduğunu vurgulayan Kur an âyetlerinin yanında bunu teşvik eden birçok hadis de mevcuttur Hz Peygamber Medine'ye hicretinden hemen sonra Mescid-I Nebevi'nin inşaatını başlatmış ve kısa zamanda tamamlanmasını sağlamıştır. Bazı İslam âlimleri, bulunduktan beldelerin durumunu göz önünde bulundurarak. cami imar ve inşası ile ilgili âyet ve hadislerin yorumunu yapmışlar, islâm'da camı yaptırmanın mendup veya mûs- tehap olduğu sonucuna varmışlardır. Hanbelîlerln de yer aldığı diğer bir grup âlım ise daha kapsamlı düşünerek yerleşim birimlerinde ihtiyaca yetecek kadar cami yaptırmanın farz-ı kifâye olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Cami inşaaunda kullanılan ana malzemelerin, hatta harç suyu gibi katkı maddelerinin dinen naat sayılmayan temiz şeylerden olmasının gereği üzerinde ayrıca durul- muttur

"Müşriklerin, kendi küfürlerinin şuurunda olup onu bizzat itiraf ederken Allah ın mescidlerinl İmar etmeye ehliyet ve salâhiyetleri yoktur" (et Tevbe 9/171 mealindeki âyet I kerimede İfade edildiği üzere müslüman olmayanların cami yaptırma lan veya yapımına katkıda bulunmalan hoş karşılanmamış, âyette yer atan "ımar'la İlgili olarak yukarıda sözü edilen İKİ yorumdan maddi İmarın esas alınması halinde ise bunun câlz olmadığı belirtilmiştir Bu görüşü kaydeden Pahreddln er Razı. ayrıca gayri müslimlerin cami inşasına katkıda bulunmalarının müstümanlan mirınet attında bırakabileceğine bunun ise kabul edile rnez bir şey olduğuna dikkat çekmiştir iM*f*(ihu l ğAyti XVI 71 Çağdaş Mısırlı

İlimlerden ŞrrbAsf, dini ve tlya-.ı yönden takınca görülmediği takdirde gayri mûı- Hmlertn camı yapımına katkıda buluna bileceklerini söyler ve Ezher Fetva Ko- mltyonu nun Mâliki, ŞâflT ve Hanbelî mezheplerine göre bir hıristlyan tarafından yaptınlan camide cuma namazı ve diğer namazların kılınabileceğine dair fetvasını nakleder (Yes *eMnekc fi d dîn ue'l hayât. IV. 19).

Camilerin yapılış maksadı dışında kullanılması, yıktırılması, satılması câlz değildir Kur'ân-ı Kerim de, "Allah'ın mes- cldlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim olabilir?" (el-Bakara 2/ 114) buyurulmaktadır. Ancak toplum hayatında konuyla İlgili farklı durumlara rastlamak daima mümkündür. Meselâ bir köy halkının köylerini tamamen terketmesi sebebiyle kullanılmaz hale gelen caminin akıbeti tartışılmıştır. İmam Şafii, İmam Mâlik ve Ebû Yûsuf'a göre bu yer hükmen cami olup satışı caiz değildir. Muhammed eş-Şey- bânfye göre ise cami olarak vakfedenlerin veya vârislerinin mülkiyetine geri döner. Ebu Hanîfe'nln Ebû Yûsuf la veya Şeybânî ile aynı görüşte olduğuna dair farklı rivayetler mevcuttur. Hanbe- tiler'ln görüşüne göre bu yer satılır ve parası başka bir vakıfta kullanılır. Bu görüşü Ebû Yûsuf'a nisbet eden diğer bir rivayet de vardır.

Câml ve mescidlerln prensip olarak sade bir görünümde olması kabul edilmiştir. Sadelikten uzak süslemeler, dikkat çekici yazılar İbadet esnasında kişiyi meşgul edeceği ve namazın önemli unsurlarından olan huşûun zedelenmesine sebep olabileceği için mekruh sayılmıştır. Ancak başta Haneffler olmak üzere bazı âlimler camilerin kıble duva- n dışındaki bölümlerine vakıf malından harcanmamak, övünme ve gösteriş maksadı taşımamak, israftan uzak olmak şartıyla yazı yazılmasında, süsleme yapılmasında sakınca görmemişlerdir. Na maz kılınacak yerin temiz olması nama zın şartlarından birini oluşturduğuna gö re camilerin temiz tutulması müminler için başta gelen bir görevdir. Kur'ân-ı Kerim de Hz İbrahim İle oğlu IsmâH'e, "Allah'ın evi" diye nitelendirilen Kabe'yi temiz tutmaları emredilmiştir ıbk el Da karo '}/ I2V el-Hat 22/26) Yine Kuran'' da Allah'a nisbet edilen (el Cin 72/ IH) ve birer ibadet yeri olan camilerin bakım ve temizliğine özen gösterilmesi ilâhı buyruk şeklinde yer almıştır Konu İle

ilgili olarak birçok hadis de mevcuttur Ibk W<*n*ln

  1. B) Cami Adabı. "Allah'ın evi" diye nitelendirilerek yüceltilen camilere girecek kimselerin maddi pisliklerden temizlenmiş olmalan yanında cünüplük gibi hükmi ve küfür gibi mânevi kirliliklerden de arınmış olmalan gerekir. Bu sebeple cünüp. hayız ve nifas halinde bulunan kimselerin gusül abdesti almadan camiye girmeleri haramdır (Ebu Dâvûd, "Ta- hâret", 93, İbn Mâce, "Taharet", 126) Caminin üstü İle camiye dahil alt ve üst katlar da aynı hükme tâbidir. Ancak Hanefî ve Mâlikî mezheplerine göre mecburi hallerde böylelerinin teyemmüm ederek camiye girmeleri mümkündür. Camide kalmadan sadece bir yol olarak oradan geçeceklerse Şâfıî ve Hanbelî mezheplerine göre teyemmüm etmelerine de gerek yoktur. Hanbelîler'e göre ise bir mecburiyet olmasa bile cünüp olan kimsenin abdest alarak camide durması câ- izdir. Bayram ve cenaze namazlan için düzenlenmiş açık namazgâhlarla camiye bitişik avlu. revak gibi mekânlar, cünüp vb. durumdaki kimselerin girmeleri bakımından cami hükmü dışında tutulmuştur. Apartmanlarda bulunan mescitlerin alt ve üstündeki daireler de bunun gibidir. Camiye abdestsiz girmek câlz olmakla birlikte mekruhtur Birden fazla kapısı bulunan camileri yol olarak kullanmak da hoş karşılanmamıştır.

Kur'ân-ı Kerim'de müşriklerin, daha kapsamlı bir ifadeyle gayri müslimlerin Mescid-I Haram a yaklaşmalan genel anlamda menedllmlşse de (bk et Tevbe 9 28) konunun ayrıntılarına İnen fıkıh alimleri arasında bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Hanefi âlimlerine göre hac veya umre amacı taşımamak şartıyla bunlar Mescid-I Haram dahil olmak üzere bütün camilere girebilirler. Çünkü onların bu tür ziyaretleri. İslâm dininin yüceliğini anlamalarına ve onu benimsemelerine vesile olabilir Mâlikiler gayri müslimlerin herhangi bir camiye, bu arada Mescid-I Harâm'a girmesine müsaade edilemeyeceği görüsünde ol-

yasının ilk camii olarak Medine'deki Mes- cid-i Nebevi kabul edilir. Burada Hz. Pey- gamber'in kalması için bir mesken yapılırken ilk önemli caminin de temeli atılmıştır. Etrafı 3 arşın derinliğinde taş temeller üzerinde bir adam boyu kadar yükseklikteki kerpiç duvarların sınırladığı bir avlunun bir kenarı boyunca, içinde Hz. Peygamber ve ailesinin barınacağı odalar sıralanmıştı. Kudüs yönündeki kuzey duvarın iç tarafına ise ibadet edenleri güneşten korumak üzere hurma ağacından direklere oturan ve hurma dallarından ibaret basit bir çardak kurulmuştu. Kıble 624'te Kudüs'ten Mekke'ye çevrildikten sonra avlunun güney duvarı önüne de yeni bir çardak yapılmıştır. Bu ilk cami. önce Hz. Osman, daha sonra 706-709'da Emevî Halifesi Ve- lîd, VIII. yüzyılın ikinci yarısında Mehdî- Billâh tarafından yapılan yenileme ve eklemeler. XIII. XV ve XIX. yüzyıllardaki tamirlerden sonra ilk yapısının bütün izlerini tamamen kaybetmiştir. Sadece yazılı kaynakların yardımıyla tanınan bu caminin basit şemasının ilk camilerin planlarının belirlenmesinde büyük rol oynadığı, hatta İslâm mimarisinde daha sonra yapılan ibadet yerlerine ilham kaynağı olduğu kabul edilir. Birtakım ihtiyaçların en basit biçimde cevaplandırılmasından doğan, ortasında avlu şeklinde açıklık olan ve direklere oturan bir çardak veya damdan ibaret bu yapı tipinin bazı Batılı sanat tarihçilerinin iddia ettikleri gibi İlkçağ ın Helenistik çarşı tesislerine yani agora mimarisine dayanmadığı da açıkça bellidir. Medine'deki

bu ilk ibadet yeri, ondan sonra gelişen cami mimarisine ön örnek (prototip) olmuştur denilebilir.

Mescid-ı Nebevi (1992) ve genişleme çalışmalarından sonra alacağı durumu gösteren maket

 

İslâmiyet ilk fetihlerle yayılmaya başladığında İslâm ordularının gittiği yerlerde kurulan ilk camiler ordugâh camileri olmuştur. Böylece Arap yarımadasında ordugâh şehirleri olarak kurulan Basra. Küfe ve Mısır'da Kahire yakınında Fustat'ta bu türden camiler inşa edilmiştir. Sa'd b. Ebû Vakkâs'ın 639 da yaptırdığı ve Muâviye zamanında yenilendiği bilinen Küfe Camii, etrafı çevrili bir avlu ile bunu kısmen gölgelendiren bir çardaktan ibaret olmakla beraber bu çardağı taşıyan destekler artık hurma ağacı gövdeleri değil, yakındaki antik Hira şehri harabelerinden getirilmiş mermer sütunlardı. Amr b. Âsin 642'de Fustat'ta yaptırdığı Amr b. Âs Camii, çeşitli değişiklik ve tamirlerle zamanımıza kadar gelmiştir. Bugünkü mimarisinin ilk yapısından pek farklı olmadığı belirtilen bu camide başlangıçta kıble yönünü duvara yapıştırılmış bir taş gösteriyordu. Mak- rîzFye göre ilk mihrap bu camide Muâviye zamanında 673'te Mesleme tarafından bina büyütülürken yapılmıştır. Başka tarihçilere göre ise ilk mihrap Ömer b. Abdülazîz tarafından Mescid-i Nebevrnin tamirinde yapılmıştır. İlk ölçüleri çok küçük olan Amr b. Âs Camii'nde harim, direklerle aynlmış nef veya sahnlardan ibaretti. Amr'ın yaptırdığı minberin Halife Ömer'in emriyle yıktınlmasından az sonra Nubia Kralı Zakharia'nın (Zekeriyyâ) hediyesi olan yeni bir minberin aynı camiye konulmuş olması, buna daha en erken devirlerde bile önem verilmeye bas landığını gösterir.

İlk camilerde ezan yüksekçe bir yerden. bilhassa damın üzerinden okunuyordu. Kaynaklarda Hz. Bilâl in ezanı Mescid-i Nebevrnin kıble tarafında, üzerine iple tırmanarak çıktığı, "üstüvâne" olarak anılan silindir biçiminde yüksek bir yerde okuduğu kaydedilir ki bunu minarenin ilk şekli olarak düşünmek mümkündür (Kettânî. I, 161-162) İbnü'z-Zey- yât'a göre daha 656'da Amr b. Âs Ca- mii'nin dört köşeli bir minaresi vardı. Makrizrye göre ise Muâviye zamanında bu caminin dört köşesine dört minare eklenmiştir ve bunlar İslâm mimarisindeki ilk minarelerdir. Âdeta Müslümanlığın bir zafer anıtı görünümünde olan minarenin Arap ülkelerinde kare biçimde olmasına karşılık Asya-Türk minarelerinin yuvarlak gövdeleri vardır. Minarelerin süslemeleri de ülkelere göre değişik olduğu gibi sayılan ve cami binasına göre yerleştirilmeleri de farklılıklar gösterir.

İslâmiyet güçlendikçe fethedilen topraklardaki diğer dinlere ait ibadethâne- lerin cami haline getirilmesinden de ka- çınılmamıştır. Hatta başlangıçta bazı eski ibadet yerleri paylaşılmak suretiyle hı- ristiyanlarla beraber kullanılmıştır. Hu- mus'ta loarınes Kilisesi'nin dörtte biri, Halep'te bir kilisenin yansı müslüman- lar tarafından cami olarak kullanılmıştır. Hama da ise Kenîsetü'l-uzmâ (büyük kilise) 636-637'de camiye çevrilmiştir. Ay- nca yerli halkın çok eski devirlerden beri kutsal saydığı yerlerdeki binaların cami haline getirilmesine veya buralarda yeni bir cami kurulmasına da özel bir önem verilmiştir.

  1. B) Erken İslâmî Dönem. Erken İslâmî devirdeki camilerde Arap sanatı unsurları hâkim olduğundan bu dönemdeki camilere "Arap âlemi camileri" de denilebilir. Bu ilk safhayı, birbirini takip eden iki büyük İslâm devleti zamanında coğrafî bölgelere göre ele almak gerekir.
  2. Emevîler Devri. İlk İslâmî ibadet yerleri son derece gösterişsiz ve sade. yalnızca namaza duran müminleri dış tesirlerden korumak gayesiyle yapılmış tesislerdi. Emevîler döneminde (661- 749), Antikçağ'ın büyük eski sanat merkezlerini ele geçirerek yayılan bu devletin sınırlan içinde öncekilerden daha iddialı ve sanat eseri hüviyetine sahip yapıların meydana getirildiği görülmektedir. Bu durum, muzaffer İslâm inancının ele geçirilen yabana topraklarda

 

temsil edilmesi İçin haşmetli ve ifadeli yapılara ihtiyaç duyulmasıyla açıklanabilir. Başşehrin 661'den itibaren Şam a nakledilmesiyle başlayan İmar çalışma- larında çevredeki yerli halktan olan ustalardan da faydalanılmıştı. Bizanslı Ortodoks. Suriyeli Nestûrî ve Süryânî, Mısırlı Kopt. iranlı Sâsânî usta ve sanatçılar bu yeni yapılarda sahip oldukları bilgi ve tecrübelerini ortaya koyarlarken aynı yerdeki veya yakın çevrede bulunan Eskiçağ lara ait işlenmiş parçaları da devşirme malzeme olarak tekrar kullanmaktaydılar.

  1. a) Doğu Akdeniz - Arap Yarımadası. İlk fetih yıllarında acele olarak yapılan ordugâh camileri. Emevîler döneminde daha esaslı biçimde yeniden inşa edilmiştir. Böylece beş sıra sütunlu. tavanı tik ağacından kirişli ve duvarları tuğladan Basra Camii 665'te. kemersiz, tavan kirişleri doğrudan sütunlara oturan. beş sıra sütunlu Küfe Camii 670 te. Amr b. Âs Camii 673 te ve Medine'deki Mescid-i Nebevî 709 da yenilenirken başka yerlerde de büyük ölçülerde temelden yeni ibadet yerleri yapılıyordu. 717-720 yıllan arasında yapılan Remle Camii'nin muazzam bir mihrabı ile kare planlı yüksek bir minaresi vardı. Yalnız burada iki istisnaya da işaret etmek gerekir. Aslında Kur an ın ifadesine göre yeryüzündeki ilk ibadethane olan Mekke'deki Kâbe ile (bk Âl-i Imrân 3/96), etrafını çevreleyen revaklı büyük bir avlu ve minarelerden meydana gelen Mes- cld-i Harâm bir cami sayılamayacağı gibi Emevîler döneminin önemli eserlerinden yanlış olarak Ömer Camii olarak da adlandırılan Kudüs'teki Kubbetü's- sahre de yapı bakımından gerçek bir cami değildir. Mervân'ın oğlu Abdülme- llk'in buradaki kutsal kayanın üstünde 691 de kurdurduğu Kubbetü's-sahre Kâbe gibi bir ziyaret ve tavaf yeridir. Geç İlkçağ ve Bizans mimarilerindekl merkezî planlı yapılar tipinde inşa edilen bu önemli bina. ancak yapılış gayesinin değişik oluşu yüzündendir ki bu dönemin cami mimarisinde bir tesir gösteremeyerek tek kalmıştır. Fakat yine Kudüs'te, bununla aynı yüksek düzlük üzerinde bulunan ve evvelce Bizans İmparatoru lustinianos zamanında (527- 565) yapılan Meryem Kilisesi nin yerinde yine Abdülmelik tarafından 702'de yaptırılan Mescid-i Aksâ, kıble duvarına dikey olarak uzanan birçok sahnlı bir yapıdır. Bu bakımdan erken hıristiyan mimarisindeki çok nefli bazilikalan andırır. 771, 831. 1187 ve 1236 yıllarında çeşitli tamirler gören ve genişletilen bu büyük caminin kıble duvarı boyunca enlemesine uzanan bir sahnı olup hıristiyan yapılarının "transept" adı verilen mekânını hatırlatır. Bunun tam ortada, mihrabın hizasında ana sahnla birleştiği yerde meydana gelen kare planlı bölüm bir kubbe ile örtülmüştür. Halifeye mahsus bir maksûre olduğu bilinen bu kısım, bu şekliyle uzun süre cami mimarisinin ön planda gelen bir unsuru olarak İslâm mimarisine yerleşmiştir.

 

Emevıvye Camii ve içinden bir görünüş - sam t Suriye

Şam'da I. Velîd'in. evvelce Roma dönemine ait bir Jüpiter mâbedinin yerinde kurulmuş olan Hagios loarınes Pródromos Kilisesi'ni yıktırarak 706'da yaptırdığı. Emeviyye Camii de denilen Ümey- ye Camii, cami mimarisine geniş ölçüde tesir eden en eski Emevî camilerinden biri olarak kabul edilir. Cami 1894'te yanmış ve İstanbul'dan gönderilen Türk mimarlar tarafından tamir edilmiştir. Burada genişliğine yayılan içten dört tarafı revaklı bir avlu mevcuttur. Dışarıdan avluya açılan cümle kapısının üstünde masif bir kule halinde bir minare yükselmektedir, diğer minareler daha geç devirlere aittir Harim kısmı, at nalı biçimindeki kemerleri taşıyan iki sütun dizisi İle kıble duvarına paralel, üstü ahşap çatılı (çatılar 1894 yangınından sonra yeniden yapılmıştır) üç sahn halinde enine doğru uzanır. Harime açılan cümle kapısından oldukça süslü mihraba uzanan ana eksen, caminin orta kısmını esas sahnlara çapraz bir sahn halinde kesen bir dehlizle belirtilmiştir Bunun mihrap önündeki ucunda, dört pâyeye dayanan dört kemerin taşıdığı kubbeli bir maksûre yer alır. Eksen üzerindeki uzun ve daha yüksek çatısı ile Önemi belirtilmiş olan sahn, kubbeli maksûre ve bunun da nihayetindeki mihraptan meydana gelen mimari kompozisyon, bütün Emevîler devri cami tipinin karakteristik bir unsuru olarak daha sonraki camilerde de tesirini göstermiştir. Ancak bu mimari kompozisyonun, kökü Helenistik sarayların kabul salonlarına dayanan Emevîler dönemi saraylarının ilhamı ile ortaya çıkmış bir özellik olduğu yolunda J. Sauvaget tarafından 194T- de ortaya atılan görüş, delillerinin yetersizliği yüzünden pek kabule şayan olmamıştır. Emevîler dönemi cami mimarisinin karakteristik bir vasfı olan ana eksen üzerindeki geniş ve çatısı binayı örten diğer çatı seviyelerinden yüksek olan boyuna sahnın. hıristiyan bazilikalarının mimarisine bir benzerlik göstermesi bakımından bu camilerde bir dereceye kadar bir bazilika karakteri de olduğu ileri sürülmüştür. 670'te yenilenen Küfe Camii'nin kemersiz olarak doğrudan doğruya beş sıra sütuna dayanan ahşap düz tavanlı olmasına karşılık bu dönemin hemen bütün camilerinde eksen üzerindeki yüksek çatılı sahn veya dehlizin mevcudiyeti tesbit edilebilmektedir. Velîd b. Ab- dülmelik veya kardeşi Süleyman devrine ait Halep Ulucamii (XV. yüzyıldaki durumu), Rusâfe Camii (728), II. Mervân'ın (744-750) yaptırdığı Harran Ulucamii, II. Yezid in 720-721 de yaptırdığı veya minare ilâvesiyle tamir ettirdiği Busrâ Camii ve tarihi bilinmeyen Der'â Camii hep bu özelliği gösterir. Ancak bunu umumi- leştirmenin doğru olmayacağı da muhakkaktır. Nitekim Bağdat ile Basra arasında Haccâc tarafından 702'de yaptırılan Vâsıt Camii kalıntılarında, ortada geniş bir eksen sahnı izine rastlanmamışta Burada 103 x 104 m. ölçüsünde- ki revaklı kare bir avluyu, eşit aralıklı beş sıra direkli bir harim kısmı takip etmektedir. Kıble duvarında herhangi bir mihrap izine rastlanmamış olmasına karşılık burada bir maksure bulunduğu tahmin edilmektedir. Vâsıt Camii, 1009 ve 1343- te tamamen yeniden iki defa daha yapıldığından ilk mimari karakterini daha fazla tesbit mümkün değildir. Cami 916 - da yapılan minaresiyle birlikte 1009'da yıkılmış, kıble yönü değiştirildikten sonra aynı mimari biçimde tekrar inşa edilmiştir. Son Emevî halifesi Me'mün'un oturduğu Harran'da II. Mervân'ın yaptırdığı ve Selâhaddîn-i Eyyûbrnin tamir ettirdiği büyük camiden İbn Cübeyr de bahseder. Geniş kemerleri olan bu caminin paralel dört sahnı, geniş bir avlusu vardı. Minaresi ise avlu cephesi dışında eksene uyulmaksızın yapılmıştı. Günümüze bazı izleri kalan bu çok eski caminin kalıntıları son yıllarda ortaya çıkarılmıştır. Bu döneme ait kare planlı, dış cepheleri pencereler ve mimari süslemelerle bezenmiş, yüksekliği 30 metreyi aşan bir minare, cami kısmı ortadan kalkmış olarak Remle'de bulunmaktadır.

Süleyman veya Velîd'in yaptırdığı Halep Ulucamii ise 962'de Seyfüddevle, 1169'da İsmâilîler tarafından yakılması üzerine Nüreddin Zengî tarafından tamir edildikten sonra 1285'te bir tamir daha görmüş, eksendeki çatısı XV. yüzyılda yükseltilmekle beraber esas mimarisini günümüze kadar korumuştur. Emevîler döneminde yapılan pâyeli ve düz damlı camilerin yüksek minarelerinin günümüze kadar gelmelerine karşılık esas cami binalarının ancak kazılarda kalıntılan tesbit edilebilmiştir. Fırat ırmağı kıyısında Rakka'da yapılan kazılarda biri sur içinde Abbâsî dönemi, diğeri sur dışında Emevî dönemine ait olmak üzere pâyeli iki cami kalıntısı bulunmuştur. Emevîler devrine ait kasır- lardaki camilerin ise çok küçük ölçüde olmakla beraber bir mihrap ile kıble duvarına paralel bir veya iki kemerle ayrılmış sahnlardan ibaret oldukları Kusay- rü'l-hallâbât, Hırbetü'l-minye, Ümmü'l- Velîd ve Cebeliseys kasırlarında görülen örneklerden anlaşılmaktadır.

 

  1. b) Kuzey Afrika. Tunus'ta Kayrevan'da Ukbe b. Nâfi' tarafından 670'te bir ordugâh camii olarak yaptırılan Sîdî Ukbe Camii (Kayrevan Ulucamii). 693-697'de yeni baştan inşa edilmiş ve 724'te de bina kuzey istikametinde genişletilerek

 

Sîdî Ukbe Camii ve planı - Kayrevan / Tunus

 

bugün hâlâ duran masif minare yapılmış, nihayet 836'da yeni ilâvelerle zenginleştirilmiştir. Daha birçok tamire rağmen Sîdî Ukbe Camii orijinal planını kaybetmemiştir. Topografya gereği dış çevresi düzensiz olan caminin avlu cümle kapısı üstünde, dört köşe ağır bir kale burcu görünümünde olan. üst kısmı modern bir minare yükselir. Etrafı iki sütun sırası ile çevrili olan revaklı avlu. Emeviyye Camii'nde olduğu gibi enine değil derinliğine uzanır. Çok derin olan harim de kıble duvarına dikey sıralanan kemerler ve sütunlarla ayrılan sahnlardan meydana gelmiştir. Esas eksen üstünde uzanan orta geniş sahnın gerek cümle kapısı önündeki gerekse mihrap önündeki uçları iki kubbe ile örtülmüştür. Dikey sahnları ile Mescid-i Aksâ'yı hatırlatan bu camide kıble duvarı boyunca enlemesine bir sahnın. bir tran- septin uzandığı da görülür. Üstünü düz bir damın kapattığı, dış görünüşü âdeta bir kaleyi andıran camide at nalı kemer kullanılmış, ancak iki kubbesiyle orta sahnın örtüsü binanın diğer çat seviyesini aşmıştır. Mihrabın çinilerle kaplı olması bu kısma artık özel önem verildiğini gösterir. İslâm sanatının oymalarla süslenmiş en eski ahşap minberi de bu camide bulunmaktadır. Aynı mimari özellikler. Tunus'ta Emevî Valisi İbnü'l-Habhâb tarafından 732 de yaptırılan ve Ağlebiler'den Ebu İbrâhim Ah- med'in 863'e doğru tamir ettirdiği Zey- tüne Camii’nde de görülür. Buradaki maksürenin tromplu kubbesi 864'te yaptırılmıştır.

 

  1. c) Endülüs. Emevîler dönemi cami tipinin tesirlerini Endülüs te de (ispanya)

bulmak mümkündür. Bu hususta tek ve klasik örneği, en eski kısmının inşasına 1. Abdurrahman zamanında 785- 786'da başlanan Kurtuba Ulucamii teşkil eder. Aslında avlulu ve harim kısmı sütunlu olan bu cami Emeviyye Camii örnek alınarak yapılmıştı. Yapı, revaklı bir avludan sonra kıble duvarına dikey uzanan on bir sahndan ibaret bir hari- me sahipti. H. Abdurrahman 833'te caminin kıble duvarını sekiz sütun sırası ilâve ederek ileriye doğru uzatmış, II. Hakem 961 de kıble duvarını bir miktar daha ileri alarak son mihrabı yaptırmış, bunun önü Bizans'tan getirtilen bir ustanın eseri olan mozaiklerle süslü muhteşem bir kubbe ile örtülmüştür. 987'de İbn Ebû Âmir el-Mansûr camiyi bu defa doğu tarafına, yine kıble duvarına dikey sekiz sahn halinde uzanan büyük bir kanat eklemek suretiyle genişletmiştir. Ancak mihrap eski yerinde bırakıldığından cami simetrisini kaybetmiştir. Bu genişlemeler avlulu, pâyeli EmevT cami tipinin bütünlüğünden birşey kaybetmeden ve estetik değerini bozmadan etrafa açılmaya, yayılmaya ne derece uygun olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Emeviyye Camii'nde olduğu gibi sahnların üstleri çifte meyilli çatılarla örtülüdür. Avlu kapısına bitişik olarak 1. Hişâm'ın yaptırdığı minarenin yerinde III. Abdurrahman'ın inşa ettirdiği dış yüzleri tezyinatlı dört köşe muhteşem minare, cami kilise haline getirildiğinde 1593'te yıktırılmış olmakla beraber onun benzeri olan İşbîliye - deki (Sevilla) Giralda adı verilen minare bu hususta bir fikir verebilir. Bir sütun ormanı halinde yayılan mekân, sayıları 500'ü bulan kemerleri ve bunların renkli tezyinatı ile göz alıcı bir tesire sahiptir.

Endülüs Emevîleri Pirene dağlarını aşarak Güney Fransa'ya girdikten sonra burada kurdukları kısa hâkimiyetleri sırasında VIII. yüzyıl başlarından 759'a kadar bazı izler bırakmışlardır. Arbûne'de (Narborıne) müslümanlardan kalan izlere rastlandığı gibi bu bölgede bir kazı sonunda büyük bir caminin temel kalıntıları da meydana çıkarılmıştır.

 

 

Sâmerrâ Ulucamii ve Melviye adı verilen minaresi

  1. Abbâsîler Devri, a) Mezopotamya ve Arabistan. Abbâsîler'in (750-1258) ilk yıllarında başşehir olan Bağdat'ta Man- sûr'un 766'da yaptırdığı cami, 96 m. boyunda ve büyük ihtimalle Emevîler dönemi camileri biçiminde idi. Yalnız burada çatıyı tik ağacından ahşap direkler taşımaktaydı. Bu cami 807'de Hârünürreşîd tarafından tuğladan yeniden yapılmış, 875 ve 893'te genişletilmiş, fakat XIV. yüzyılda Moğol istilâsı sırasında yıkılmıştır. Abbâsîler devrinin bu ilk camiinden kalan tek hâtıra, oradaki Haseki Camii'nde zamanımıza kadar korunan yekpare Musul mermerinden oyulmuş mihraptır. Burmalı iki sütunun taşıdığı istiridye kabuğu şeklindeki bir yarım kubbecikten ibaret olan bu mihrap, artık bu unsura ayn bir önem verildiğini açıkça gösterir. Abbâsîler'in hizmetindeki Türk askerleriyle halk arasında çıkan anlaşmazlıklar yüzünden başşehrin. Dicle kıyısında kurulan ve 883- te terkedilen Sâmerrâ ya nakli ile Mütevekkil -Alellah'ın orada yaptırdığı muazzam Sâmerrâ Ulucamii'nin harabesi henüz durmaktadır. 180 x 260 m. ölçüsünde. 100.000'in üstünde bir cemaatin namaz kılmasını mümkün kılacak bir genişlikte olan bu caminin planı Emevîler dönemi cami tipine uygundur. Vâ- sıt Camii'nde olduğu gibi dış duvarlar burç şeklinde taşkın pâyelerle takviye edilmiş, etrafı revaklı bir avluyu takip eden iç kısımdaki sütunların yerini ise kitlevî görünüşlerinin yuvarlatılması suretiyle hafifletilmiş kalın tuğla pâyeler almıştır. Eski Bâbil zikkuratlarından ilham alınarak yapıldığı tahmin edilen garip minare ise caminin dışında ve yapıdan ayndır. Melviye adı verilen koni biçimli minarenin merdiveni dıştan hele- zonî bir rampa halinde yükselir. Bu minarenin tek benzerine. Sâmerrâ'nın az ilerisindeki Ebû Dülef Camii'nde rastlanır. Bu caminin öncekinden farkı, desteklerin üstünde çatıları tutan kemer dizilerinin oluşudur. VIII. yüzyıla ait Rak- ka Camii ise kalın pâyelerin ayırdığı kıble duvarına paralel üç sahnı ile bir yenilik göstermemektedir.

 

  1. b) Mısır. Mısır'da Tolunoğullan Devleti'- ni kuran Türk asıllı İbn Tolun tarafından 877-879 da Kahire'de yapılan ve bâni- sinin adıyla anılan cami. birtakım yenilikler ihtiva etmesi bakımından önemlidir. Planı, Emevîler dönemi geleneğine uygun olarak çift sütun dizili revaklı bir avlu ile kıble duvarına paralel beş sahndan (avluya komşu bir sütun dizisi sonra kaldırılmıştır) ibaret olmakla beraber köşeleri yuvarlatılmış pâyelerin üstlerindeki kemerler kırık sivri kemerlerdir. Burada ayrıca caminin dış görünüşünün bir kaleyi andırmasından vazgeçilmiş ve duvarlarda dışarıya pencereler agl- mıştır. Abbâsîler döneminde Türkler in nüfuz kazanması ile Sâmerrâ ya gelen alçıdan duvar süslemesi motiflerinin benzerleri İbn Tolun Camii'nde de görülür. Alt tarafı dört köşe. üstü yuvarlak, dıştan rampalı minare ise bir dereceye kadar Sâmerrâ'nın Melviye'sini andırmaktadır.
  2. c) Horasan ve İran. Müslümanlığın doğu istikametinde Asya içlerinde yayılması ile birlikte buralarda da camiler yapılmıştır. Ancak bu ilk eserlerden zamanımıza kadar gelen örnekler tanınmamaktadır. Ebû Müslim'in 750'ye doğru Merv'de, üç büyük camiden Yenicami adıyla meşhur olanını yaptırdığı söylenir. Bir rivayete göre yine Ebû Müslim, başka bir rivayete göre ise Saffârî Emîri Amr b. Leys (879-901) NTşâbur'un ilk cuma mescidinin kurucusudur. Ebu'l-Kâsım es-SehmFnin (ö 1036) Târihu Cürcân'ın- da (s. 16 vd ), Cürcân'da Emevller dönemine ait en eski camilerin yirmi altısının adları ile bir listesi bulunmaktadır. Ahşap direkli oldukları sanılan bu avlulu camilerin benzerleri Cürcân'da, Basra körfezinde Sîrâfta, Bağdat'ta bulunmuş ve yine aynı körfezde Bahreyn adasında Menâme yakınında harabesi görülen 1340 tarihli, oymalı ahşap direkli ve kirişli cami. erken İslâmI dönemde Güney Mezopotamya ve İran'da çok yaygın olan eski bir cami tipinin devamına delil olarak gösterilmiştir. Ancak İran bölgesinde bu dönemde yapılan camilerin hepsinin ahşap direkli olmadığı da muhakkaktır. Nitekim Makdisî'ye (X yüzyıl) göre Persepolis harabeleri yakınında İstahr'daki cami mermer sütunlu idi. 1220'de Moğollar tarafından yıkılan Belh Camii'nin de mermer sütunlu olduğunu İbn Battûta bildirmektedir. Afganistan'ın kuzeyinde Özbekistan sının yakınında Belh (Vezirâbâd) şehrinde 1968'den sonra ortaya çıkarılan Hacı Piyad Camii'nin VIII-IX. yüzyıllara, Abbâsîler dönemine ait olduğu tahmin edilmektedir. Klasik pâyeli camiler tipinde olmakla beraber bazı yenilikler de ihtiva eden bu yapının destekleri yuvarlak olup bunların bilezikler halinde başlıkları vardır. Üzerlerine atılmış kâgir sivri kemerler, harimi örten düz çatıyı taşıyordu. Bu camide ilgi çekici başka bir husus da pâye gövdelerinin. başlıkların, kemerlerin alt yüz- leriyle alınlarının sıva üzerine tamamen kabartma bezemelerle kaplanmış olmasıdır. Belh'teki bu cami basit, çok pâyeli, düz damlı ibadet yeri mimarisinin Asya'da gösterdiği gelişmeyi belli eden önemli bir eserdir.

 

Çok eski bir mimari geleneğe sahip olan İran'da, bilhassa Sâsânîler döneminden kalan kubbeli âteşkedelerin bir mihrap ilâvesiyle cami haline getirildiği ileri sürülmüştür. Yerli yapı sanatında, kuvvetli bir tonoz ve kemer bilgisinin varlığına rağmen, İran'da pâyeli-avlulu cami tipinin başlangıçta hâkim olduğu açıkça görülür. Damgan da 750-786 yılları arasında yapılan Tarikhâne Camii, etrafı kemerli revaklarla çevrili dört köşe bir avlu ile üç sahnlı. tonozlu bir harim- den ibarettir. Yuvarlak bodur ve satıhları çıplak tuğla pâyeler, kıble duvarına dikey uzanan sivri kemer dizilerini taşır. Kare planlı ilk minaresi (şimdiki yuvarlak minare yenidir) cami binasından ayrıdır. 875'te Amr b. Leys'in yaptırdığı Şîraz'daki Câmi-i Atîk (Mescid-i Cum a), halen duran harim kısmından anlaşıldığına göre, o bölgede sütun bulunmadığından taştan örme pâyelerden ve sivri kemerlerden ibaretti ve üstü ahşap bir çatı ile kapatılmıştı. Avlulu tipin yeknesaklığının yer yer ufak teferruat değişiklikleriyle giderildiğinin güzel bir örneğini, X. yüzyıla ait Nâîn Camii gösterir. Etrafı revaklı avluyu takip eden derinliğine üç sahnlı harimi. değişik kesitli pâ- yelerle bölümlere aynlmıştır. Ahşap üzen

gili başlıklı pâyeler. sivri kemerler, H| rap. maksüre zengin alçı kabartma t», yinat ile kaplanarak iç görünüşün saklığı giderilmiştir. Bu caminin bir oen- zeri Hazar denizi kıyısında Demâvend de bulunmuştur (XI yüzyıl) Isfahan Cuma Camii de (Mescid-i Cum'a) Abbâsî Halifesi Mansûr zamanında 760-762de yapıldığında diğer avlulu-pâyeli camilerden farksızdı. Makdisi. sütunian sıvalı ve 70 arşın boyunda minaresi olan bu on dokuz sahnlı camiden bahseder. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında yapılan ilâveler, cami mimarisinde yeni bir cereyanın başladığını açıkça gösterir. 1121 de Abbâsîler dönemine ait pâyeli kısmın yanması ve birçok ek ve tamirler. İsfahan Cuma Camii'nin yeni karakterine daha uygun düşmesini sağlamıştır. A Godard tarafından ortaya ablan ve yeter derecede inandıncı olmayan bir faraziyeye göre mahallî İran mimarisinde çok yaygın bir unsur olan eyvan, cami mimarisinde çok erken dönemlerden başlayarak kullanılmışbr. 951 tarihine ait Niriz Camii'nde (Mescid-i Cuma), harim yerinde ortada 18 m. derinliğinde büyük bir eyvan görülür. Sonralan çok değişen bu caminin ortasında kalan, avlu yüzü açık bu eski eyvanın, aslında müslü- manlar için ibadet yeri haline getirilmiş eski bir Sâsânî eyvanı olması da mümkündür.

  1. C) Orta İslâmî Dönem. Türkler in İslâm âleminde önemli bir mevki almalan ile Arap cami mimarisi geleneği yanında bir de Türk cami tipi geleneği ortaya çıkmıştır. Bazı ülkelerde ise. Memluk mimarisinde olduğu gibi. bunların birbirlerine veya Hindistan'da görüldüğü üzere yerli mimari üslûplara kanşarak yeni tipler meydana getirdikleri de olmuştur. Bunları karma üslûp gösteren camiler olarak incelemek mümkündür.

 

  1. Arap Dünyası, a) Fâtımîler Devri. Ubey- dullah el-Mehdî (909-934) tarafından X. yüzyıl başlarından itibaren Kuzey Afrika'da yayılan Şiîlik. Mehdiye'nın başşehir yapılması ile kuvvetlendi. Bu sırada inşa edilen Mehdiye Camii, halifelik iddiasında bulunan Mehdfnin merkez camii idi. Mehdiye Camii'nin planı bütünüyle Mağrib geleneğine uygundur. Kıbleye dikey dokuz sahndan ortadaki geniş ve iki ucu kubbeli olup kıble duvarı önünde ise enine geniş bir sahnı vardır. At nalı biçimindeki kemerleri taşıyan sütuntan eski harabelerden toplanarak yeniden kullanılmıştır. Caminin avludan taşkın bir cümle kapısı vardır 969 da Mısır'ı alan Fâhmî Kölelerinden Cevher es-Sıkıl- lî. bugünkü Kahire'yi kurarken yeni idarenin ilk büyük camii olarak eski Kopt kiliselerinin sütun ve başlıklarını kullanıp 972 de biten Ezher Camii'ni yaptırmıştır. Sonraları aynı zamanda medrese olarak kullanılan bu cami, etrafı re- vaklı büyük bir avlu (Azîz-Billâh zamanında |976-996| revaklar öğrencilerin barınması için avlunun daraltılması pahasına genişletilmiştir) ve kıble duvarına paralel beş sahndan ibaret olup ana eksen üzerinde iki kubbeli geniş eksen sahnı mevcuttur. İran'dan gelen bir tesirle kubbe intikali kırık sivri kemerli tromplarla yapılmış, aynı şekil sahn kemerlerinde de kullanılmıştır. Ayrıca kıble duva- rına bitişik iç köşelerde birer kubbe olduğu bilinmektedir ki bu da eski geleneklere bağlı pâyeli cami tipinde uygulanmış bir yeniliktir. Aynı yenilik. 991- de Azîz Blllâh in Kahire de yaptırmaya başladığı, ancak 1012'de Hâkim - Blem- rillâh zamanında biteri Hâkim Camii’nde de görülür O zamana kadar hiçbir ca mide rastlanmayan son derece temiz ve itinalı bir taş işçiliği, bu malzemeyi eskiden beri kullanmakta büyük ustalık gösteren Suriye veya Güneydoğu Anadolulu işçilerin burada çalıştıkları İhtimalini akla getirir. Cami. yapıda 1010'- da ve 1087 de Bedr el-Cemâirnin, 1304'- te II. Baybars'ın yaptırdığı ekler dikkate alınmazsa revaklı avlulu pâyeli camidir. Ancak avlunun giriş cephesi, taşkın cümle kapısı ve İki köşedeki minare ka- ideleriyle dış mimari fikrinin başlangıcına işaret eder. Harim, kıble duvarına paralel sivri kemerli beş sahna ayrılmıştır. Ana eksen üzerinde ise kalın pâyeler- le sınırlanan yüksek çatılı eksen sahnı uzanmaktadır ki bunun da mihrap ucunda sonraları yıkılan maksüre kubbesi bulunuyordu. Ezher'de olduğu gibi kıble duvarı köşelerinde de birer kubbe mevcuttu.

Her tarafı ağaç. alçı ve taş üzerine oyma ve kabartmalarla zengin şekilde süslenmiş olan Hâkim Camii yeni bir mimari üslûbun başladığına işaret eder. Arap cami mimarisinde bir dış cephe estetiğinin başladığı ilk önce burada görülür. Asya'dan gelen tesir, kemerlerin at nalı biçiminde değil sivri oluşunda da kendisini belli eder. Emîrü'l-cüyûş (başkumandan) Bedr el-Cemâlî tarafından Ka- hire'de Mukattam tepesinde 1085'te yaptırılan Cüyûşî Camii ise her bakımdan yenilikler gösteren bir binadır. Bu küçük camide düz çatı terkedilmiş, batı tarafında üç bölümlü geniş bir methal binası, solda ise kubbeli bir türbe yapıya bitiştirilmiştir ki sonraları çok genel bir hal alan bu husus Mısır'da ilk örnektir. İki yanında tonozlu odalar olan ufak bir iç avludan çifte sütunlu üç gözlü bir kemerle geçilen harim, ikisi serbest, ikisi kıble duvarına bitişik dört pâ- yeye binen tromplu bir kubbenin örttüğü maksüre kısmı ile bunu üç tarafından saran çapraz tonozlu beş bölümden ibarettir. Burada kullanılan sivri kemerlerle Mısır'da ilk defa rastlanan tezyini tuğla mukarnaslar (stalaktitler). Asya'dan gelen bir tesirin açık izleridir. Caminin evvelce zengin şekilde bezenmiş olduğu muhteşem alçı mihraptan anlaşılır. Kare bir kule halinde olan. şerefesi kubbeli ağır bir minare avlu girişinin üstünde yükselir. 1125 te yapılan küçük Ak- rrıer Camii'nin en önemli tarafını, tamamen taştan yapılmış, İçleri istiridye kabuğu şeklinde işlenmiş sivri kemerli nişler. stalaktitler, kûff yazı frizleri, madalyonlarla süslü ve evvelce üzerinde bir de minare bulunan methal cephesi teş kil eder Bu bina. cami mimarisinde kuv vetıl bir cephe mimarisi fikrinin yerleşmeye başladığını açıkça belirtir Batı Asya mimari özelliklerinin Fâtımîler döneminde Mısır'da tesirini gösterdiğinin bir delili, kubbeye geçişi kat kat tromplarla yapılan Seyyide Rukıyye Camii'dir. Kahire suru dışında Vezir Sâlih Talay'ın 1153 te yapbrdığı küçük Sâlih Talayî Camii de aynı zamanda Hz. Hüseyin'in başı burada muhafaza edildiğinden bir meş- hed durumundadır. Harim kıble duvarına paralel sahnlar halindedir. Çatı eski geleneğe uygun olarak düzdür, ftnfc sivri kemerler İran'dan gelen bir tesiri açıkça gösterir. Burada çok zengin küfî yazı frizleriyle kemerlerde, ahşap kemer gergi kirişlerinde, minber ve mak- sürede ince oyma işleri dikkati çeker. Halen müzede saklanan pencereleri ise en eski tezyinattı İslâmi pencere örnekleri olarak özel bir değere sahiptirler.

 

 

 

 

 

  
214 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın