• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Kaderle Tasarım Arasında YENİ İNSAN

Kaderle Tasarım Arasında

YENİ İNSAN

 

Tarihin bilinen ilk çağlarından beri tıp ilmine hep ihtiyaç olmuş, tıpta insan sağlığının ve bütünlüğünün yeniden kazanılması fikri hakim olmuştur. Günümüzde ise insan bedeninin normal fonksiyonlarını çalışır halde tutma düşüncesi yanında doktorlar, hastalarının fiziksel ve zihinsel durumlarını normal haline döndürmenin ötesinde, tamamen sağlıklı insanların özelliklerini iyileştirme ve geliştirme ile de ilgilenmeye başladılar. Böylece sağlıkta mükemmele ulaşmak için dönüşüm fikri hakim olmuştur.

“Sonsuza kadar yaşayabilir miyiz?” sorusunun tınısı ile bozulan organların yenileriyle ikamesi, protezler ve kimyasallarla takviye, platin, implant diş, doku ve organ nakli, çip takma, tüp bebek, klonlama, piller, genetik test, gen tedavisi, yapay organlar, çoklu genetik yapıya sahip embriyolar, insan ve hayvan karışımı genler, dondurulan ölüler gibi tıp teknolojisindeki gelişmeler yaşamak ve ölmek kaderini değiştirmeye yönelik çabaları içeriyor.

Biotekniğin üreme alanında açtığı en köklü değişikliğin sembolü, 1978 yılında in vitro döllenme ile meydana gelen Louse Brown idi. Çünkü bu ilk tüp bebek, üreme ile cinsellik arasındaki ilişkiyi kaldırmıştı; insanların çocuk sahibi olmak için artık karşı cinsle birlikte olmaları gerekmiyordu.

Toplumsal anne babalık ile biyolojik anne babalık ilişkisi ortadan kalktı denilebilir. Bugün rutin bir tedavi yöntemi olan tüp bebek uygulaması, doğada var olan bir hatayı düzeltmeye yönelik bir girişimdi. Oysa yeni teknolojiler doğada mümkün olmayanı üretmeye kalkışmaktadır: taşıyıcı annelik, anonim sperm bankaları, menopoz sonrası gebeliği mümkün kılan yumurta bankası, donmuş yumurta hücrelerinin zaman gecikmeli olarak kullanılması, mesela kızının yumurtasıyla döllenen bebeği doğuran büyükanneler, kişinin ölümünden sonra dondurulan sperm ya da yumurtasından imal edilen bebekler, çocukların karakterini  ve cinsiyetini seçmek, birkaç farklı ebeveynden embriyo üretmek, insan embriyolarını yedek parça deposu, anne sütü bankaları, anne sütünden imal edilen mama ve bisküviler gibi…

2000’li yılların başında Güner Özkul Danimarka’daki sperm bankasından bir çocuk sahibi olmuştur. Güner Özkul, Münir Özkul’un kızı. Anne tarafından Mecelle yazarı Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım’ın torunu. Babasını bilmesi mümkün olmayan bir çocuk. Ayrıca aynı yıllarda Leyla Kömürcü (Bilginel) de Amerika’daki bir sperm bankasından hamile kalmıştır.

Kadınların bir kısmı babayla hiç paylaşmadan kendi çocuklarına sahip olmak istiyor, bir kısmı ise rahim kiralayarak kendisi için doğuran kölelere sahip oluyorlar.

OECD 2010 toplantısında Dünya’daki açlığa anne sütündeki geni pirinç çeltiğine aşılayarak çözüm bulmaya çalışan görüşler konuşuldu.

1988-2004 yılları arasında İsrail Ebu Kebir Adli Tıp Kurum Başkanlığı yapan Dr. Yahuda Hiss, Filistinliler başta olmak üzere ölülerin organlarını ailelerinin izinleri olmaksızın alıp organ nakli ameliyatlarında kullandıklarını itiraf etti.

Genç bir köylünün böbreğini satın alıp nakil yaptıran yaşlı bir İsrailli; “Dünya bize 8 milyon kalp ve 16 milyon böbrek borçlu.” Diyor.

Zehra’nın Gözleri adlı İran filminde, hasta oğlunun bütün organlarını Filistinli çocuklardan temin eden askeri doktor, son olarak Zehra’nın mavi gözlerini oğluna nakleder. Kutlama toplantısında yaptıklarını şu ifadeler ile meşrulaştırır: “Filistin toprakları bize aittir ve burada ne varsa bizim malımızdır. Filistinlilerin gözleri ve kalpleri bize aittir. Buna Hıristiyanlar da dahil. Hepsi bizim bahçemizde yetişen ağaçlar gibidir.”

Günümüzde kadınların rahimlerini ve sütlerini, erkeklerin de spermlerini bağışlamaları yahut satışa sunmaları oldukça ciddi bir meseledir.

Spermin anonimliği, babalık kurumunu tamamen ortadan kaldıran, anneler ve çocuklarından oluşan bir yapıya geçit veriyor. Akraba evliliği konusundaki zararları iyi bilen tıp camiasının, sperm bankası ve süt bankası uygulamalarının kardeşler arası evliliklere bile yol açabileceğini ve böylece nesebin karışabileceğini dikkate almaması oldukça manidardır.

Günümüzde hakim olan aşırı bireyci yaklaşım, mutlak üreme özgürlüğü iddiasına yol açmıştır. Bu iddiaya göre, üreme ile ilgili kararlar hiç kimseyi ilgilendirmez, kişi istediği şekilde üreme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Klonlama, öjeni, çoklu yumurta ve sperm döllemesi, hayvan ve insan genlerini karıştırma vs. her konu sadece kişiyi ilgilendirir.

Günümüzde anne babalar dünyaya gelecek çocuğun özelliklerini belirlemede hiçbir engelle karşılaşmadan tayin edici bir önceliğe sahip olmak istiyor. Doğacak ve yaşayacak insanların nasıl olacağına tıp mensuplarının ve tıp teknolojisinin yardımı ile anne babalar karar veriyor. Hiçbir şeyi kadere bırakmak istemeyen, “mükemmel çocuk” talibi ebeveynler ve hayatları laboratuvarda üretilmiş insanlar.

Şimdilerde organik ve sağlıklı ürünlere düşkün bir üst sınıf var. Doğal ürünlerin en üst fiyata satılması ve markalaştırılması ile farklılaşmış bir sınıf. Halbuki bundan yirmi yıl öncesine kadar, dar gelirli veya köylü dediğimiz insanlar, bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyveler, kümesinde yetiştirdiği tavuk ve yumurtalar ile besleniyordu. O zamanlar uzmanlar mandıradan süt almayın, kaynatırken vitamin ve mineralleri öldürürsünüz diyorlardı.

Peki Müslümanlar bu biyotik tartışmalar karşısında nasıl bir tavır alıyorlar?

1600’lü yıllardan beri Batılı düşünce, insanlık anlayışını gerçek insan, kamil insan gibi kavramlar üzerine değil; hayvanlar aleminin en üstün üyesi olan alalede insan kavramı üzerine bina ediyor.

Kutsal dinlerin özünde insan bedeni ve hayatı önemli ve eşsiz bir yere sahiptir. İslam dinine göre insan en mükemmel biçimde eşref-i mahluk olarak yaratılmış ve dağların sahiplenmediği sorumluluğu yüklenmiştir. Bedeni kadar ölüsü de saygındır. Hayatı da kader ile belirlenmiştir.

Sperm bankalarından yahut tüp bebek yöntemiyle doğan çocukların, anne sütü bankasından temin edilen veya anne sütlü mamalar ile beslenen çocukların, organ nakli yapılan, klonlanan, yapay zeka ile donatılan, tamamen doktorlar tarafından rengi, cinsiyeti, zekası vs. tasarlaran çocukların durumu dini açıdan nasıl değerlendirilir, karakterleri nasıl şekillenir? Din, ahlak ve etik bunun neresindedir?

Müslüman ilahiyatçılar biyoteknoloji ve tıp endüstrisindeki yeni gelişmelere “İslam bilimle çelişmez” şeklinde yaklaşım ortaya koyarken bunun ötesinde sığ nakil içerikli fetvaların ötesine geçemiyorlar. Örneğin taşıyıcı annelik ile ilgili bir sempozyumda bir ilahiyat profesörü “Çocuk kimin yatağında doğarsa onundur” mealindeki hadise dayanarak çocuğun tamamen taşıyıcı anneye ait olduğunu, doğan çocuğun mahremiyet ilişkisi açısından yumurta donörü kadın ve sperm donörü erkekle hiçbir ilişkisinin olmayacağını kesin bir dil ile iddia edebilmiştir.

 

 

Not: Nazife Şişman’ın Yeni İnsan adlı kitabından özetlenmiştir.

Özet: Yılmaz ŞEN

 

 

 

 

  
25 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın